“dionys mascolo – aşk üstüne” okuması üstüne

aşk üstüne“deki büyük resim kısacası “aşkın belirsiz bir tasarım” ve “bu tasarımın dinamikleri – ki bu dinamikler diyalektik özelliğe sahip – ” olduğu şeklindedir. peki bu büyük resme nasıl ulaşmış yazar? şimdi onun izini sürelim.

“aşkın ne olduğunu söylediğini iddia eden bir aşk söylemine girişmek, ister istemez indirgeyici bir düşünüme zorlar” şeklinde başlıyor yazar düşünmeye. fakat bunun da sonu gelmeyen bir “ne olmadığı söyleme çabası” olduğunun da farkında.

kitabı üç bölümde ele alacağım. ilki “yüce aşk ve eleştirisi” , ikincisi ise “başka bir yaklaşım: kendini vermek-almak” ve sonuncusu “savsanan veri“.

1. Yüce Aşk ve Eleştirisi
ne olmadığına dair bize kendini dayatan ilk kelime “istenç” oluyor.
mascolo, kitabını peret’e bir antitez olarak yazdığını düşünürsek, onun “yüce aşk” kavramını eleştiriyor. “yüce aşk”ı, peret, “bütün yüceltmelerin sınır noktasını, ruhun,bedenin ve kalbin bozulmaz bir elmas gibi kaynaştığı geometrik alan” ı olarak  ifade eder. peret bu fikrine baudelaire’ın madame sabatier’le olan ilişkisini örnek verir. baudelaire deyim yerindeyse bu kadına tapar. ona ulaştıktan sonra da, onu olduğu gibi kabul etmeyeceğini görür. kadına yazdığı bir mektupda “… korkunç ön yargılarım var.. güzel bir ruhunuz var, ama sonuçta bir kadın ruhu” diyerek yolu gösterir.
mascolo bunu, “idol yanaşılmaya izin veremeye görsün, tapınma yerini hemen acı alaya bırakır” şeklinde eleştiriyor ve devam ediyor:
“yüce burada öyle bir yayılım kazanır ki, aşk fikrine neredeyse utanç verici bir gölgeden sağ kalanı bırakır:bir dilenciyi..”

bilinçli yücelik arayışının gözden kaçırdığı şeyler var: 1. hislerin ve düşüncenin her olası yenilenmesini 2. bu yenilenmeler sonucu yüce olanın somut belirişini

aynı zamanda göklere çıkarma o şeyi doğasından etmekdir. her kavramsallaştırma (ki rasyonel olan her felsefenin yaptığı şey), yaşamın içinde olan şeyi yaşamdan koparır. (aslında burası tam da varoluşçu felsefenin doğuş noktası değil midir?) ve devam edecek olursak, “peret” in tanımı bir sınır noktası gösterdiği için her şeyi tamamlıyor, bitiriyor. her şeyin tamamlandığı/bittiği/kavramsallaştırıldığı noktada tekrardan, sıkıcılıktan başka ne kalır ki geriye insan doğasına aykırılıktan başka?

thomas wolfe’la bir başka kapı aralıyoruz: “Onu(aşkı) bularak kendini kaybetti, kendini kaybederek kendini buldu”.böylece sürekli olarak yeniden bulup yeniden kaybetme anları olacaktır. sonu gelmez, akla gelebilecek tüm biçimlerde. wolfe’nin yaklaşımı da aşkı anlama konusunda filozofa karşı isyankardır- hatta bir diyalektikçiye bile.. çünkü bir başlangıca, sırtımızı dayayabileceğimiz bir önermeye/sava izin vermez.

tanımlama denemelerine devam edelim: “aşk bileşenlerinden dolayı rastlantısaldır. bir tasarımdır.aşk, var olmayan ve derin arzu duyduğumuz bir şeye ulaşmayı hedefler”. amacı budur. daha da ileri gidersek, en evrenselden en önemsizine, insanın bütün yaratıcı yetilerini, işleri yoluna koyuşunu, işlere müdahale etme yetilerini, her seferinde yeni bir bilgisizlikle, ön varsayımsız, ve kendine sınırlar atamadan,  arzu uyandıran meçhul dışında nasıl adlandıracağımızı bilemediğimiz şeyin tüm alanını keşfetmektir.

aşka ilişkin her şey temel bir ikircikliğe dayanır: arzu var, arzu var. kendini bilmeyen felsefi bir ciddiyetin hakim olduğu ahlak yanlısı aşık ya da hovardalık (önemsiz bir nesnenin önemsenmeyecek bir nesneye dönüştürülmesi) hiç bir zaman arzunun ne karmaşık doğasını, ne de onun açtığı ufukları fark eder.

2. Başka yaklaşım: kendini vermek-almak
aşkı ilk bulduğumda kendimi kaybederim. ilerleyen zamanlarda bu durum iyimser bir tersine dönüşle, koşulsuz bir kendini vermeye bırakır. bu kendini veriş hem bir ödev hem de ulaşılması gereken bir amaç olur “. fakat bu kendini veriş, karşılıklı olarak diğerini zenginleştirme üzerine olmalıdır. bunun sonucunda varılan şey karşılıklı olarak “seni seviyorum”dan ziyade “seninleyken sıkılmıyorum”dur. çünkü bu söylem gerçek beklentilerin boşa çıkmadığını, kabul görüldüğümüzün ve ikinci yalnızlığın bertaraf edildiğinin de söylemidir.

eksiksiz olmasını ummadan aşkın bileşenleri üzerine kafa patlatırsak, arzuya ek olarak şunları da sayabiliriz: sırdaşlık/suç ortaklığı,itibar,dostluk,şefkat,güven,saygı,hoşgörü; ve -sonuncusu fakat daha az önemlisi değil- merhamet. bunların her biri kendi türünde, olası bir sevme biçimine hakim rengi gösterir. bir bileşenin diğerlerine oranı, farklı sevme eylemleri yaratır, kimliğini verir. unutulmaması gereken şey: bu bileşenlerin diyalektik ilişkisi..

arzunun kabalığını yumuşatan şefkat, şefkatin bu eyleminin şüphe uyandırmasını silen dostluk, dostlukla sevilen varlığın indirgendiği hayvansallıktan onu kurtaran itibar.  fakat itibar da yakınlaşmanın engebelerini düzleştirmekle, onu dramadan yoksun bırakmakla suçlanır.buraya kadar olan bileşenler, dünyadaki aynı şeyler’i sevme, bu da dünya karşısında bir olmaya, kendimizi keşfetmeyi bir kenara bırakmaya neden olabilir. işte bu noktanın devrimci gücü de merhamet olacaktır. çünkü merhamet, ilk başta kendine acımayı gerektirir (böylece tekrar ben’e dönüş olur) ve kimseyi de esirgemez (bu açıdan da diğerini de kapsamış olur). peki biz nasıl oluşur? bu soru aklımızın bir kenarında kalsın.

bu bileşenlerin ve karşıtlarının birbirini yok edeceği yerde onları kendi içinde kabul eden, onları tutan ahenk:çatışmalı denge. bunun olabilmesi için ise iki şeye ihtiyac var: 1. bilinç 2. hayal gücü

3. Savsanan veri
doğanın savsanan bir verisiyle karşı karşıyayız. içimizde olan görmezden geldiğimiz bir şey bu.  zihnin bedene kıyasla sonsuz olması diyebilirim buna. ya da yazarın diliyle: “Dünyada beklentime son vermeye yetecek hiçbir şey yok. Yaşamdan beklediğimi ve içimde umutsuzca beklenmeye devam edeni tatmin edecek hiçbir şey gelmeyecek başıma. Ve hatta: kafamın içinin yüzdüğüm denizden daha engin olduğunu sezdiğimden, beni mesken edinmiş arzunun her halükarda bana yanıt olarak sunulabilecek her şeyden sonsuzca daha büyük olduğunu biliyorum. Ya da nihayet ve bir sırrı ele vermek adına: eminim ki dünya, içimde bulunduğunu söylemeye mecbur olduğum sevme ihtiyacını doyurabilecek hiçbir şey barındırmaz…”

bu savsanan veri yüzündendir herkesin içinde teselli edilmemiş bir yan olması. bu tesellisiz muhafaza edilen şey cazibeyi oluşturur, kişiyi de sevilir kılan işte bu cazibedir.

son: biz nasıl oluşur?
çatışmalı denge ile. gerektiği gibi ilgiyle beslenen bu çatışmalı denge, iki üstbeni, her iki tarafında da kabul gördüğü, kişisiz bir bize taşır. unsurların diyalektik ilerleyişinin bir neticesi olarak.

tüm bu açıklamalardan sonra varılan netice, aşkın ussal bir şey olmadığı, kendi unsuları arasında çatışmalarla sürekli bir üst unsura gittiği, o üst unsur ile de kişisiz bir biz‘in oluştuğu, diyalektik bir tasarım olduğu görülüyor. aslında bu tasarım hep suskun kalmaya da mahkumdur, ussal olmadığı için, kelimeleri aştığı için ve de her çatışma yeni bir çatışmayı, yeni bir oluş’u doğurduğu için. “seninleyken sıkılmıyorum” söyleminin ardındaki derin suskunluğun sırrı da tam olarak bu olamaz mı?

 

Advertisements

Tags: ,

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s


%d bloggers like this: