Archive for the ‘Felsefe’ Category

felsefe okuma rehberi

October 26, 2017

her şeyden önce yapılması gerekilen tek ve en önemli şey yöntemi öğrenmek ya da bir yöntem keşfetmektir. felsefe okuma ve anlama üzerine Nigel Warburton’un bu işi üstlendiği bir kitabı var. “felsefe okuma rehberi”

her ne kadar kitabın içinde felsefe kelimesi geçse de Nigel okuma,dinleme,tartışma ve yazma kapsamını ayrı ayrı ele alıp her bir bölümde öneriler sunmaktadır.

şimdi her bir bölümdeki önerileri inceleyeceğiz. ama ilk önce giriş yapalım.

GİRİŞ

felsefi düşüncelerle bir muhbir ya da mahalle dedikodusu gibi değil de filozof gibi uğraşmalıyız. peki “filozof gibi uğraşmak” tam olarak nedir?

filozoflar faaliyetlerinde,kendinden önceki fikirleri veyahut kendi çağındaki sorunları inceler, anlar, eleştirir, yorumlar ve yeni açıklamalar öne sürer. her filozofun vereceği cevaplar vardır. bu süreçte kavramlar geliştirip belirli yöntemlerle bu kavramları birbirlerine eklemleyerek yeni düşünceler üretir. örnek verecek olursak descartes’in uğraştığı temel sorun neyi kesin olarak bileceğimiz ve bunu hangi yöntemle ispatlayacağımızdır.o kuşkuculuk yöntemini kullanıp, düşünen kendisi dışında şüphe edeceği hiç bir şey olmadığını önerir. ve geri kalan fikirleri bu temel postulat üzerine kurar.

yukarıdaki açıklamayı özetlersek felsefi faaliyetler:

  • sorun ya da sorunları ele alıp kafaya takmak
  • çözüp için kavramlar üretmek
  • kavramlar çerçevesinde düşünmek
  • eleştirel bir tavır takınmak
  • yorumlama yapmak
  • ve açıklamaktır.

Bu faaliyetlerle filozoflar bize bazı fikirler iletmeye çalışırlar. bu noktada okuyucuya düşen şey iletiyi anlamak, filozofun ne tür düşüncelere tepki verdiğini fark etmek ve geçerli olan argümanlarını ortaya çıkarmaktır.

yani nihai amacımız :

  1. sorunu anlamak
  2. argümanları ve temel kavramları anlamak
  3. onlarla uğraşmak/eleştirmek/yorumlamak.

anlama sürecimizi 4 temel parçaya böleceğiz.

  1. aktif metin okuma
  2. aktif dinleme
  3. aktif tartışma
  4. aktif yazma

amacımız öğrenilmiş bilgiyi idrak edilmiş bir seviyeye çıkarmaktır. şimdi bu 4 temel parçayı teker teker ele alalım.

1. AKTİF OKUMA

argüman, bir sonuca yol açan nedenler ve kanıtlar göstererek yapılan açıklamadır. argüman net bir şekilde ortaya konulunca muhakeme süreci sağlıklı bir şekilde izlenir.

felsefi metin bir soruya/ya da sorulara cevap veren argümanlar zinciri üzerine kurulur. bu argümanlar kavramlardan oluşan mantık önermelerinin birbirlerine bağlanmasıyla oluşturulmuştur. dolayısıyla metin okumada bu kavramların ve argümanların tespit edilip eleştiriye tutulması gerekmektedir.

argümanlar ve kavramlar içeren cümlelerin altını çizebiliriz. bunlar üzerine düşünüp eğer farklı yaklaşımımız varsa metnin kenarına kendi antitezimi yazmalıyız. aynı zamanda o andaki temel sorunun ne olduğunu da not alabiliriz.

sürekli olarak aşağıdaki soruları aklımızda tutmalıyız (i):

  • yazar ne demek istiyor?
  • yazar haklı mı?
  • argümanlarının dayanakları ne?
  • temel varsayımları doğru mu?
  • hangi bakış açısıyla sorunu ele almış?
    gibi soruları sürekli aklımızda tutup bu gözle metni okumaktır.

bu soruları cevapladıktan sonra filozofun gerçekten hiç bir açık vermeden sonucu garanti ettiğini de kontrol etmeliyiz.

her şeyden önce kitabın kendisini de bir nesne olarak ele alıp aşağıdaki gibi değerlendirmeye tabi tutabiliriz. bu belki de en başta yapmamız gereken şeydir.

  1. kitabın adı : kitabın merkezi teması hakkında bilgi verir.
  2. kitabın arka kapağı : kitabın ana konuları, yazarın bakış açısı konusunda çok kısa bilgiler verir.
  3. kitabın giriş kısmı : kitabın ana çizgisi ve argümanın ana çizgilerini gösterir.
  4. içindekiler bölümü : kitabın yapısını gösterir.

ilgili kitabı ya da makaleyi okumadan önce direkt sonuç bölümünü okumak ve kitap/makale üzerine yapılmış çeşitli eleştirileri okumak da fayda sağlayacaktır. sonra genel bir göz gezdirmeden sonra (i) kısmında bahsettiğimiz soruları aklımızın bir köşesinde tutarak kitabı/makaleyi okuruz. bu arada unutmadan söyleyelim. yürümek zihin açar. kitaba ara verdiğimizde yürüyelim : )

iyi yazarların kullandığı bazı teknikler vardır. bu teknikler de kitabı anlamımızı kolaylaştıracaktır. bu teknikler:

  1. paragrafı, kılavuz düşüncelerini/temel argümanlarını ve kavramlarını sunarak açarlar.
  2. sonra bu argümanları nedenleriyle birlikte geliştirip paragrafları devam ettirirler.
  3. bir sonuca ulaşırlar.

2.AKTİF DİNLEME

felsefi metinleri dinlemek/izlemek/okumak genellikle zordur. bu zorluğun nedenleri :

  1. bilimle kıyasladığımızda felsefede olgu ve olayların sayısı çok azdır. dolayısıyla öğrenilmesi gerekilen şeyler felsefi fikirlerin kavramları ve bu kavramların birbirleriyle olan ilişkileridir.
  2. bu kavramların/fikirlerin öğrenilmesi yoğun bir okuma/dinleme/araştırma süreci gerektirir. okunulan metinde konuyu açıklayan iyi örneklere rastlamak bazen zordur.
  3. dinleme aşamasında ise daha ciddi bir sorun vardır: dinlerken hem düşünürüz hem de anlamaya çalışır hatta gerekiyorsa tartışırız.
  4. aynı zamanda felsefenin soyut bir düzeyde olması onun izlenmesini zorlaştıran başka bir etkendir.

filozof, “tikel bir videoyu sansürlemek ahlaki midir?” sorusuyla değil de daha çok “sansür her zaman yanlış mıdır?” tarzında tümel bilgi içeren sorularla uğraşır. tikellerle uğraşmak genel noktaları açıklar, derine inmez ve genellemeleri zayıflatan karşı-örnekler sunar.

dinleme eyleminden önce konu hakkında genel fikirler edinmeliyiz:

  • anahtar terimler nelerdir?
  • konuyla ilgili felsefi tartışmaların genel hatları nelerdir?
  • sözlük,ansiklopedi vs.. gibi kaynaklar gerekli midir?

arkadaşlarla yapılan tartışmalar dinleme eylemimizi geliştirecektir. böylece:

  • sınırlarımızın farkına varmış olacağız
  • aynı zamanda başka kişilerden gelen farklı sorularla muhatap olup, farklı bakış açıları elde edeceğiz.

3.AKTİF TARTIŞMA

öğrendiklerimize dair ne bildiğimizi yani fikirlerimizi araştırmayı, bunları açık ve kesin bir biçimde ifade etmeyi aynı zamanda düşüncelerimizi geliştirmeyi tartışma ile öğreniriz. bu süreç soru sorma ve verilecek cevaplandırmaları temellendirme üzerine kuruludur.

birisi bize karşı çıkana kadar aslında neyi savunduğumuzu tam olarak bilmeyiz. neye inandığımız bile tam olarak netleşmemiştir kafamızda. tartışma tam bu noktada bize yardımcı olur. kavramlarımızın aslında ne anlama geldiğini ve bunları birbirine nasıl bağlayacağımızı keşfederiz. dili – dil  (daha doğrusu sorulan sorular ) düşünme sürecini yönlendiren en güçlü şeydir – aktif olarak kullandığımız için en derin sorulara odaklanmış oluruz.

tartışma esnasında karşımızdaki kişiyi de incelemiş oluyoruz. fikirlerini nasıl savunuyor, bulunduğu konumdaki kusurlar nelerdir? yani bu sürecin en ayırt edici özelliği, birbirlerinin argümanlarını zayıflatan eleştiriler üretmektir. bundan dolayı dayanılan argümanların sağlamlığı önemlidir. felsefi tartışma retorikle ikna etme sanatı değildir, sağlam kanıtlar/nedenler sunma etkinliğidir.

felsefenin kökeninde, insanlığın durumundan doğal olarak çıkan zor sorular vardır. neden buradayız? neden varız? gerçeklik nedir? ahlaki olan nedir? modern sorular da vardır tabi: zihin nedir? nasıl anlarız?  bundan dolayı sorularımız insanlığı ilgilendiren zor hatta bu zamana kadar sorulmamış genele ters düşen sorular olmalıdır.

tartışmada kendimizi özlü bir şekilde ifade etmeliyiz. yanıtları kısa tutmak, etkileşime ve daha fazla berraklaşmaya zaman bıracaktır. argümanları berraklaştırmak demek eleştirmek ve geliştirmek demektir. bir konunun özünü kavramak demektir.

 

4.AKTİF YAZMA

yazmak düşünmektir. yani düşünme faaliyetinin bir parçasıdır.

deneme yazınca da:

  • sınırlarının farkına varırız
  • yapılandırmayı öğreniriz
  • dili ve kelimeleri ve de o an akla gelen soruları kullanarak kendimize karşı argümanlar üretiriz ve bunlara karşı kendimizi nasıl savunacağını fark ederiz. yani düşüncelerimizin kırılgan noktalarının farkına varırız.

felsefi kuramları:

  1. özetlemeliyiz
  2. eleştirmeliyiz
  3. başka teorilerle karşılaştırmalıyız
  4. yeni durum ya da vakalara uygulamaya çalışmalıyız.tikel bir şey bu teoriyle uyumlu mudur? ya da hangi tikel vaka bu teoriye uymaz? bu tarz sorular üretip cevaplar aramalıyız.

örneğin: faydacılık nedir? Ahlaka ilişkin yeterli bir açıklama sunar mı? işlevselciliğin ana argümanları nelerdir?
zihin doğuştan boş mudur? yoksa doğuştan bir şeyler var mı? bunu nasıl örnekleriz? bu fikirlere nasıl varırız?
ender bir bitkinin hakları olabilir mi?

yazmaya başlamadan önce plan yapmak gereklidir. her paragrafın ana konularını gösteren bir taslak olsun.

yazma edimi düşünceyi harekete geçirir.konuyu berraklaştırır, düşünceyi sorgular. yalnız şu tuzağa düşmemeliyiz: bilinç dışı bize sürekli eksik olduğumuzu, biraz daha okumamız/araştırmamız gerektiğini söyleyerek bizi yazmadan uzaklaştırır.

kime hitap ettiğimiz önemli olduğu için kelimeleri seçme ve cümleler oluşturmada dikkatli olmalıyız. bir cümle daha iyi nasıl ifade edilir? bunu sürekli aklımızın bir kenarında tutmalıyız.

ayrıca şu kavramların farkını bilmeliyiz. geçerli/geçersiz sözcükleri argümanlar için kullanılır. doğru/yanlış sözcükleri ise önerme ve kavramlar için kullanılır. ek olarak aşağıdaki kavramları bilmek ve tanımak da önemlidir :

  • çürütmek : bir önermenin yanlışlığını göstermek
  • reddetmek : önermeyi yadsımak
  • çelişki: iki önermenin aynı anda doğru olamamasıdır. ankara türkiye’nin başkentidir önermesi ankara türkiye’nin başkenti değildir önermesiyle çelişir.
  • karşıt: karşıt iki önerme aynı anda doğru olamaz. ama ikisi de yanlış olabilir. kediler en iyi evcil hayvanlardır. köpekler en iyi evcil hayvanlardır. ikisi de yanlış olabilir.. çünkü japon balığı da en iyi evcil hayvan olabilir.
  • tarafsız: ön yargısız
  • ilgisiz: lakayıt
  • ima etmek : öncüller bir sonucu ima eder ama çıkarım yapmazlar.
  • çıkarım : öncüllerden mantıksal yöntemlerle bir sonuç çıkarma işidir.

yazarken konuyu ima etmek yerine onu açıklamalıyız. örneğin : “descartes’in argümanı döngüsellik suçlamasına maruz kalır. bu suçlama tamamen haklıdır” son derece boş bir cümle yığınıdır. çünkü bunları okuduğumuz zaman:

  1. neden tamamen haklılar? destekleri ne?
  2. argümanları neler? belli değildir.

denemenin amacı savunma yapmaktır. varılan sonuçlar gerekçeleriyle ortaya konulmalıdır.

değinilen noktaların:

  • konuyla ilgisi ne?
  • kanıtları ne?
  • soruyla ilgisi ne? bunlar netleştirilmelidir.

karşı argümanları da incelemeliyiz. kendi örneklerimizi bulmalıyız. kaynakça eklemeyi de unutmamalıyız.

 

Advertisements

Eleştirel Düşünmenin Bileşenlerine Çok Hızlı Bir Giriş ve Yapay Zeka Disiplini Üzerinde Uygulaması

September 26, 2017

Düşünüyoruz. Sürekli Düşünüyoruz. Neyi? Çekip gitmeyi, karşılaştığımız problemi nasıl çözeceğimizi, hangi model araba alacağımızı, yeni bir ürün olarak piyasaya ne süreceğimizi…

Çoğu kez bu düşünmeyi bilinçsiz bir şekilde, yani fikri unsurlarına ayırıp her bir bileşeni belirli süzgeçlerden geçirmeden, çevresel koşulları göz ardı ederek yapıyoruz. Bilinçsiz bir şekilde üretilen fikirler ön yargılı, benmerkezci ya da toplum merkezci düşüncelerin eseri oluyor. Bunun örneklerini görmek için herhangi bir gazetenin web sayfasına girip yapılan yorumlara bakmamız yeterlidir.

Düşünme sürecimizi iyileştirmenin, düşüncelerimizi kaliteli hale getirmenin bir yolu yok mu peki? Var: Eleştirel Düşünme Yöntemi.

Peki eleştirel düşünme nedir? 3 tane üstada bu soru yöneltildiğinde alınan cevaplar aşağıdaki gibidir.

  1. “Eleştirel düşünme neye inanacağımıza veya ne yapacağımıza karar vermeye odaklanmış mantıklı yansıtıcı bir düşünmedir.” (Robert Ennis)
  2. “Eleştirel düşünme, iyi bir yargıya götüren becerili ve sorumlu bir düşünmedir, çünkü içinde bulunduğu bağlama duyarlıdır, kriterler üzerine kurulur ve kendini düzeltici bir yapıya sahiptir.” (Matthew Lipman)
  3. “Eleştirel düşünme, düşündüğünüz esnada düşünmenizi daha iyi bir hale getirmek amacıyla, kendi düşündükleriniz hakkında düşünmedir.” (Richard Paul – en üstad insan bu 🙂 )

Bu tanımlardan hareketle aklımıza şu sorular gelir.

  1. Madem düşünceleri değerlendirmemiz gerekiyor bu değerlendirme kriterleri nelerdir? (Bunlara ELEŞTİREL DÜŞÜNME STANDARTLARI diyeceğiz)
  2. Düşünce denilen şey hangi bileşenlerden oluşur? (Bunlara da DÜŞÜNCENİN BİLEŞENLERİ diyeceğiz.) Çünkü bir şeyi değerlendirebilmemiz için onun bir kavram olarak karşımızda olması gerekmektedir.

Bu soruların cevabı bizi “Eleştirel Düşünme” ye götürür. Yani eleştirel düşünmeye göre her bir düşünce çeşitli bileşenlerden, ve bu bileşenleri değerlendireceğimiz standartlardan oluşur.

Eleştirel düşünmenin üç boyutu vardır. Biz şimdilik sadece ANALİTİK BOYUTU ele alacağız. Tüm boyutları sıralayacak olursak:

  1. Düşünceleri bileşenlerine ayırmalıyız. ANALİTİK BOYUT
  2. Her bir bileşeni standartlar etrafında değerlendirilmeliyiz. DEĞERLENDİRİCİ BOYUT
  3. Hataları kusurları gidermeli/fikirleri geliştirmeliyiz. SENTEZ BOYUTU

ELEŞTİREL DÜŞÜNME BİLEŞENLERİ

Richard Paul/Linda Elder tüm bileşenleri tek bir cümleyle şöyle ifade etmiştir :”Akıl yürüttüğümüz her an, bir bakış açısı içerisinde bazı kavramlar ya da fikirlerkullanarak bir amacı yerine getirmeye çalışırsınız. Sonuca ulaşmak için varsayımlaradayanarak,eldeki verileri kullanarak ve bütün bunların bazı etkileri olan, bir sorukonu veya problem üzerine odaklanırsınız.”

Şimdi Yapay Zeka disiplini açısından bunu örneklendirelim.

AMAÇ

Makinelere buharla ruh verip belirli bir müddet gelişimini devam ettiren insanlık elektriğin keşfi ve mantıktaki/matematikteki ilerlemelerle, yani cümlelerin sembolik bir düzeye getirilmesi ve matematiksel hesaplama araçlarının (Turing, stack machine vs..) ortaya çıkmasıyla daha da ileri gidip, girdileri belirli kurallarla işleyip çıktı üreten fiziksel makineler ortaya çıkarmıştır. Eğer bir iş kesin adımlarla tariflenebiliyorsa bu bir bilgisayar programı yardımıyla otomatize edilebilir. Böylece insanlığa angarya olan ya da çözümü zor olan problemler programlar aracılığıyla cevaplanmış olur.

Bilgisayarlara dair bu kısa girişten sonra düşünmenin ilk bileşeninin AMAÇ olduğunu söyleyebiliriz. Bilgisayar fikrinin amacı (tabi iyi niyetli bir BAKIŞ AÇISIYLA) insan işlerini kolaylaştırmaktır. Turing biraz daha ileri gidip makinelerin, insanların düşünerek çözdüğü sorunları çözüp çözemeyeceğini tartışır. AMACI düşünebilen bir bilgisayarın ortaya çıkmasıdır.

SORULAR

Düşünen bir bilgisayarı amaçladığımız zaman cevaplamamız gereken bazı sorular vardır. Bunlar :

  • Düşünmek nedir ve nasıl gerçekleşir?
  • Bilgisayarda düşünme süreci nasıl modellenebilir?
  • Bir bilgisayarın düşündüğünü nasıl anlarız?

gibi sorular.

VARSAYIMLAR

Eğer bilgisayarların düşünebileceğini iddia edersek belirli bazı varsayımlara dayanmamız lazım. Bu noktadaki en temel varsayımlar:

  • Makineler düşünebilir.
  • Düşünme süreci modern mantık / matematik dizgeleriyle ifade edilebilir.

BAKIŞ AÇISI

Soruna baktığımız tepe diyebiliriz bakış açısı için. Varsayımlarla ilişki içerisindedir. Bilgisayar bilimcilerinin bakış açısı genellikle düşünme işinin bilgi-işlem süreci olarak ele alınabileceğini şeklindedir. Bundan dolayı nöroloji ve psikoloji gibi dallarla iş birliği içinde düşünme işindeki fonksiyonları belirleyip bunların programlanmasından yanadırlar. Tabi bu tarafta da çeşitli yol ayrımları mevcuttur. Bazı bilgisayar bilimcileri düşünme işini modelleyebilmek için mantığa dayanmamız gerektiğini (LISP, PROLOG gibi dillerin temel felsefesi budur) bazıları için de mantığa dayanmayan, küçük küçük bilgi işleyen parçacıkların birbirleriyle olan ilişkisiyle (bu ekolden de Yapay Sinir Ağları,Genetik Algoritmalar gibi yaklaşımlarla) elde edilebileceğini var sayarlar.

Eğer bir biyolog olsaydık belki elektronik devre tabanlı bilgisayarlar yerine biyolojik temelli malzemeler kullanmamız gerektiğini önerebilirdik. Hatta daha da farklı bakış açısıyla ele alalım olayı. Psikolog/sosyolog olduğumuzu hayal edelim. Bu durumda düşünceyi oluşturan şey belki de toplumsal ilişkilerimizdir. Dolayısıyla da bilgisayarda düşünme işlemine karşılık gelen bir model yaratırken bu ilişkilerden faydalanmamız gerektiğini benimseriz.

Görüldüğü gibi her bir disiplin kendi çerçevesinde sorunu ele almakla kalmıyor, çözümlerini belirli VARSAYIMLAR,BİLGİLER üzerine kuruyor. VARSAYIM ve BAKIŞ AÇISI birbiriyle ilişkilidir.

BİLGİ/KANIT/VERİ

Makinelerin düşünebildiğini iddia ediyoruz. Peki bunu neye dayanarak yapıyoruz? Hatırlarsanız giriş bölümünde buharlı makinelerden elektronik dünyasına doğru bir gelişmeden bahsettim. Aynı zamanda beyin üzerine yapılmış ciddi araştırmalar var. Bu araştırmalar düşünme, dil anlama, problem çözme gibi önemli bilişsel süreçlerin nasıl gerçekleştiğini içermektedir. Bu çalışmalar belirli matematiksel formüllerle ifade edilebilir durumdadır. Keza yapay sinir ağları beynin nörolojik yapısından esinlenerek ortaya atılmış bir algoritmik modeldir. Bir taraftan da mekatronikteki gelişmeler ile insan organlarına benzer organlara sahip robotlar üretiliyor ve bunlar üretim hatlarına dahil ediliyor. Sadece insan değil hayvan zekası üzerinde de çeşitli veriler ve araştırmalar mevcuttur.Tüm bu çalışmaları ve hatta daha fazlasını belirli kavramlar ve teoriler çerçevesinde modeller ortaya koyabiliriz.

KAVRAM/GÖRÜŞLER

Bu aşamada, önceki adımda elde ettiğimiz verileri kavramsallaştırıp belirli teorilerle ortaya “Düşünen makine modelleri” koyarız. Kullanacağız kavram ve görüşler bilgisayar bilimlerinden gelecektir. Tabii kendimiz de kavramsallaştırma yoluna gidebiliriz. Algoritma, kişisel bilgisayarlar, kuantum bilgisayarlar, sistem teorisinden vs..yararlanırız. Burada model dediğimiz şey aslında, elde ettiğimiz verileri kullanarak amacımıza nasıl ulaşacağımız belirleyen bir yoldur.

ÇIKARIMLAR ve YORUM

‘Elde ettiğimiz veriler neticesinde düşünme işlemi dile dayanmaktadır. Dil ise beynin şu şu şu özellikleri ile ortaya çıkmaktadır. Bu yapı ise sinir ağları ile beyinde tutulur. Dil kendisini cümleler, cümleler ise kavramların birbirine eklemlenmesiyle oluşur. Kavramlar ise özellik ve fonksiyonlardan oluşan varlıklardır.Özellik ve fonksiyonlar da şöyle şöyle bilgisayarda temsil edilebilir’ gibi verilere/kanıtlara dayanarak bir model oluşturuyorsak “Güçlü Yapay Zeka”nın savunucusu durumunda oluruz. Bu durumda da tüm çalışmalarımız dil anlayan bir sistem geliştirmeye odaklanır.

Tabii başka fikirler de mevcuttur. Örneğin bazı yapay zeka araştırmacıları/filozoflar insan seviyesinde zekanın mümkün olamayacağını da savunabilir mevcut bilgilerden /araştırmalardan yola çıkarak. Robotların yaptığı işi anlamadıklarını, belirli algoritmalara dayandıklarını iddia edip önemli olanın bilgisayarlara zor problemleri çözdürmek olduğunu iddia ederler. Bu durumda da “Zayıf Yapay Zeka”nın savunucusu olurlar.

İMA ve SONUÇLAR

Düşünme sadece belirli kavramları, varsayımları, bilgi ve bakış açılarını birbirine eklemleyip bir sonuca varmaktan ibaret değildir. Düşünenin bir sorumluluğu, düşüncenin ise sonuçları vardır. Tüm bu mantıksal süreç bizi nereye getirdi? Biz “Güçlü Yapay Zeka”yı savunuyorsak ve bu alanda araştırmalarımızı yapıyorsak bunun sonuçları neler olabilir? Olumlu ve olumsuz yanları neler olacaktır? İstediği her şeyi öğrenebilecek midir? Ya da çocuk sahibi olmak isteyecek midir? Tembellik yapıp işini askıya alır mı?

KAYNAKLAR

  • ELEŞTİREL DÜŞÜNME ve DİSİPLİNLERARASI ELEŞTİREL DÜŞÜNME REHBERİ / Gearld M. Nosich

Ancient philosophy

February 15, 2017

Thales, who had already lived 2600 years ago, told us that the earth was swimming in the water.
Aristotle, who came 260 years later after Thales, showed that the soil was heavy than water. So Thales was false.

Now,it is October 28, 2015.
I am at a steamboat from Üsküdar to Beşiktaş.
Aristotle was also false.

deneme yazmanın temelleri

January 30, 2017

DENEME NEDİR?

dünya görüşüne sahip bir kişi olay, olgu ve durumları incelediğinde bazı iddialarda bulunabilir. savaşların, ahlaksızlıkların, yüksek fiyatların nedenlerine ilişkin çeşitli iddialar ortaya atıp, bunları kanıtlarla savunabilir. işte bu sürecin yazılı olarak yapılması sonucu ortaya çıkan esere “deneme” diyoruz. bu tanımdan yola çıkarsak deneme yazmanın temel postulatları şunlardır:

  1. yazarın bir dünya görüşü vardır.
  2. bu dünya görüşü çerçevesinde, olay ve olguları nedenlere dayanarak çözümler, açıklar.
  3. iddia sağlam delillerle ortaya konur.
  4. bu çözümleme esnasında karşı-argümanları da ele alır.

(burada deneme tanımını “Deneme Yazmanın Temel Kuralları” kitabından yola çıkarak yapıyorum.)

DENEMENİN SEMBOLİK FORMÜLÜ

deneme = iddia + delil1 + delil2+…+delilN + sonuç

delil = delil VEYA ihtiyaç/değer

DÜŞÜNCENİN BİLEŞENLERİ

denemenin “iddianın kanıtlarıyla birlikte açıklaması” tanımından yola çıkarsak şu düşünce unsurları karşımıza çıkar.

  • bakış açısı
  • varsayım
  • iddia
  • kanıtlar
  • karşı kanıtlar
  • örnekler ve karşı örnekler
  • bilgiler ve temel kavramlar
  • uygulamalar/sonuçlar

eğer “aç gözlüysem” bakış açım da böyledir. “bir insan fakirse bu onun beceriksizliğidir”, “ben her şeyin en iyisini hak ediyorum” varsayımlarıyla olaylara yaklaşırım. yolda üstünden başından fakir olduğu anlaşılan birisi, parasını düşürdüğü zaman, “bu para onun değil benim hakkım” şeklinde bir iddia ortaya atabilirim. kanıtlarım ise onun “fakirse beceriksiz olması”, “beceriksizse zaten bu parayı da kullanamaz” olacaktır. aç gözlü olduğum için karşı örnekleri (eline para geçse çok iyi şekilde değerlendirebilecek bir fakir insan olabilir ve zenginleşir ..) ve karşı kanıtları (insanları fakirleştiren sistemin sorgulanması …) ele almayacağım bile. diyelim ki aldım.. bunlara bile yine bir cevap üreteceğim. işte bu süreçteki düşünce unsurlarının işleyişi denemedeki işleyişi ile aynıdır. tek fark, deneme yazarının gerçekten hakikati hedeflemesi, açık bir zihin ve kalple bu yola çıkmasıdır.

iddia, sadece kanıtlarla yapılandırılmış bir sistem gibi düşünülmemelidir. iddianın bir görevi de karşı-kanıtlar ve karşı-örneklere karşı direnebilmesi, onları alt edebilmesidir. onu güçlü kılan şey bu olacaktır.

ÖN HAZIRLIK SÜRECİ

  1. konuya ait temel kavramlar için sözlükten yararlan.
  2. tanıtıcı, özeti anlatan yazılar okuyabilirsin.
  3. kağıt üzerinde düşün.
  4. denemenin gidebileceği olası yönleri tespit et.
  5. denemenin yapısını belirle. yani:
    1. soruyla ilgili bakış açını
    2. varacağın sonucu
    3. ana argümanı
    4. karşı argümanları
  6. yukarıdaki her bir aşamada sorudan uzaklaşıp uzaklaşmadığını kendine sor.

DENEME METNİNİN ÖZELLİKLERİ

  1. tutarlıdır.
  2. iyi argümente edilmiştir.
  3. net ve anlaşılırdır
  4. soruya yanıt verir.
  5. bağlantılı konuları da ele alır.

ŞABLON

  1. önerme için bir taslak ortaya koy.
  2. bu taslak çeşitli bileşenleri içerir
    1. iddia
    2. varsayımlar
    3. uygulamalar/sonuçlar
    4. bilgiler
    5. temel kavramlar
    6. çıkarımlar
    7. bakış açısı
  3. bu taslağın kusurlarını gider.
  4. yazmaya başla.
    1. ifade et
    2. ayrıntılandır
    3. örneklendir
    4. resmet.
  5. tüm sürece eleştirel bir gözle bak.
    1. taslaktan uzaklaştın mı?
    2. ana konudan saptın mı?
    3. yazının içeriği kusurlu mu?
  6. kusurları gider.

 

PARAGRAFLAR

Paragraflar düşüncenin yapı taşıdır. Her yeni bir düşünce yeni bir paragraf demektir. Yazar paragrafa konunun ne olduğunu belirterek başlar. Bahsettiği konudan ayrılmadan ilişkili şeyleri ele alır. Eğer bir gelişme paragrafıysa bu ilişkili şeyler argümanlar, karşı argümanlar, örnekler, karşı örnekler olacaktır. Aşağıda daha detaylı ele alınacaktır.

DENEMENİN YAPISI

Denemenin üçlü yapısını herkes biliyor. Bu üçlü yapı paragraflarla inşa edilir.

  1. Giriş
    Bir denemede neyin tartışılacağı, hangi bakış açısıyla ele alınacağı giriş aşamasında ortaya konur. Kanıtlardaki ve iddiadaki anahtar kavramlar bu aşamada sunulur. Eleştirel ve tarafsız bir niyet taşındığı gösterilir okuyucuya.
  2. Gelişme
    Kanıtların teker teker ortaya serildiği yerdir. Her paragrafta bir kanıt, sorunla ilişkili noktasıyla ve konusuyla, örnek ve karşı  örnekleriyle ele alınır. Paragraflara başlarken ilk bir-iki cümlede paragrafın savunduğu genel fikir verilir. Böyle yapmak okuyucuya sadece paragrafların ilk cümlelerini kullanarak bir kılavuz oluşturma imkanı sağlar.
  3. Sonuç
    Bu noktaya kadar okuyucunun her şeyi anladığı varsayılır. Kanıtlar, iddia, örnekler, karşı-örnekler ve karşı-kanıtlar çok kısaca ve net olarak bir araya getirilir. Küçük bir özet sunulur, resmedilir. Son izlenim en taze izlenim olacağından bu kısım çok önemlidir.

 

YAZMA SANATINDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

  • sokak dilinden uzak dur.
  • noktalama işaretlerine dikkat et.
  • etken çatı kullan
  • sesli oku. kulağa hoş gelsin.
  • cinsiyetçi dilden uzak dur.
  • yok denecek kadar az zarf ve sıfat kullan
  • basit ve özlü ifadeler kullan
  • klişelerden uzak dur.

 

ÖRNEK BİR ŞABLON

Bileşenler

bakış açısı : popüler bilimin takipçisi bir yazar.

amacı : zeki makinelerin insan yerine kullanılabileceğinin mümkün olduğunu göstermek

varsayımı : insan seviyesinde zeka mümkündür.

bilgileri : bilimlerdeki insan beyni ve zekası ile ilgili çeşitli araştırmalar.

temel kavramları : zeki makineler, yapay zeka

soru : insan kadar zeki makineler mümkün mü?

uygulamalar/sonuçlar : zeki sistemlerin olduğu makineler, yazılımlar.. bunlar örnekle veriliyor.

çıkarım : bilimlerdeki çalışmalar ve uygulama örnekleriyle insan seviyesinde bir zekaya sahip makine mümkündür.

yazma sürecinde

modern bilim ile mühendislik kavramı da başlatılır. o dönemlerin makinelerinden bu dönemin makinelerine gelindiği anlatılır. sonraki paragraf bir gün düşünsel işlerimizi de sırtlayıp götürecek makinelerin de yapay zeka ile mümkün olduğu fikri ile açılır. bunu destekleyen bilimsel çalışmalardan ve örneklerden bahsedilir. sonra da konu tatlıya bağlanır.

 

ÖRNEK DENEME

Düşünen Makineler Yakındır

Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” teziyle modern felsefenin, Newton’un yasalarıyla da modern bilimin kökleri atıldı yaklaşık 400-500 yıl önce. O tarihten bu yana mühendislik alanında da büyük keşifler oldu. At arabaları yerini buharı makinelere; mantığa dayalı tahminler yerini teleskop ve mikroskoplara bıraktı. Belki de en büyük atılım makinelerin hayatımıza girmesiyle oldu.

İlk zamanlarda makineler insanların emri altında bir çırak iken, “enformasyon bilimi, sibernetik ve hesaplanabilirlik teorileri” ile yoldaşı olmaya başladı. Şu an makineler herhangi bir ustanın komutlarını almadan ne yapacağını biliyor, nerede durması gerektiğine karar veriyor, kaliteli üretimi hedefleyebiliyor. Hatta endüstriyi bile aşan kullanımları var artık: kaybolunca nerede olduğumuzu söyler; benzinimizin ne kadar yol alacağını, en yakın benzinciye olan mesafemizi gösterir; kimle arkadaş olabileceğimizi önerir.

ilk iki paragraf giriş niteliği taşıyor. Konumuz iddiamız ile ilgili sürece kadar neler oldu kısaca ele aldık.

Tüm bu gelişme ve keşifler daha iyisi için umut vericidir. Yakın bir gelecekte makineler insanların yoğun düşünce gerektiren zor işlerini sırtlayıp götürecektir. Bunun için yapay zekâ alanında yapılan çalışmalara bakmamız yeterli.

iddia ortaya kondu. zeki makineler, yakın bir gelecekte bize yardım zor işlerde yardım edecekler..

İlk önce yapay zekâyı açıklayalım. Nedir? Yapay zekâ, insan gibi düşünen, karar veren ve davranan bir sistemdir. İngiliz matematikçi Turing, bir sistemin zekâya sahip olup olmadığını belirlememiz için bir test sunmuştur. Ayrı odalarda bir bilgisayar ve bir insan var. Biz de üçüncü odadayız. Diğer odalarla iletişimimizi ekran üzerinden yazarak sağlıyoruz. Eğer iletişimde iki odadan da bize ters gelen bir mantıksızlık yoksa karşımızdakilerin insanlar olduğunu düşünürüz. Ama bir odada makine var! Demek ki karşımızdaki başarılı bir yapay zekâ. Yakın zamanda Turing testini geçen yapay zekâ sistemleri başarılmıştır. Bu sistemin 13 yaşındaki bir çocuğun zekâsını taşıdığı belirtildi.

yapay zeka kavramı açıklandı. tarihçesi hakkında kısa bir bilgi verildi. nasıl test edileceğinden bahsedildi.

Araştırmalar sadece bilgisayar bilimleri tarafında ilerlemiyor. İnsan beyninin tüm karmaşıklığını ve etkisini çeşitli alanlar ele alıyor. Antropologlar çeşitli insan topluluklarını inceleyip insanlığın çevresiyle olan ilişkisini açığa çıkarıyor. Psikologlar da birey üzerinde çalışıyor. İnsanın düşünme eylemini nasıl gerçekleştirdiklerini, diğer insanlarla olan iletişimini, davranışlarının nedenlerini gündemlerine alıp açıklamaya çalışıyorlar. Hatta biyologların ve hayvan bilimcilerin konusu olan diğer canlıların nasıl yaşadıkları, davrandıkları bile yapay zekâ alanı için önemlidir. Çünkü bahsedilen bu disiplinlerdeki keşifler bilgisayar bilimcileri tarafından modellenip bilgisayar sistemlerinde modellenip zeki, iletişime geçen, problem çözebilen bir sistemin yaratılması hedeflenmektedir. Kısacası yapay zekanın beslenmesi dört bir koldan yapılmaktadır.

zeki bir sistemin başarılması için ilgili tüm disiplinlerde araştırmalar yapıldığı gösterildi. aynı zamanda insan beyni ne kadar karmaşık olursa olsun çeşitli alanlarda konu olarak ele alındığı gösterildi.

Bu çalışmalara örnek boldur. Karınca kolonisi sistemleriyle maliyetleri düşüren yazılımlar; insan beynindeki sinir sistemlerinden esinlenip yapılmış öğrenebilen sistemler; çevresel koşullara uyum sağlayabilen robotlar vardır.

diğer disiplinlerdeki çalışmaların bilgisayar bilimlerinde kullanım örnekleri verildi.

Şu an belirli sorunları çözse ve genel bir zekâ eğilimi göstermese bile, gerek yapay zekâdaki gerekse de diğer disiplinlerdeki çalışmalar son derece umut vaat etmektedir. Bir gün bir robotla otobüs durağında işe gitmek için aynı otobüsü bekleyebiliriz.

 iddiamızı bu alanlardaki yoğun çalışmalar ve başarılı örneklere dayandırarak ispatladık. sonuç aşamasında buna kısaca değinip , bir resimle – iş arkadaşımızın robot olduğu  – bitiriyoruz.

yazarın bakış açısı çok popüler bilim temelli iyimser bir bakış açısıdır. Yazar dünyadaki hiç bir kötülüğü görmez, tüm bilim insanların zor işlerini sırtlanmak için çalışıyormuş gibi düşünür. ama bu denemenin pek de bilimsel ve felsefi olduğu söylenemez. gazetelerin cumartesi eklerinde yer kaplasın diye çıkar : )) en azından yukarıda ele aldığımız kurallara uyuyor. zaten dünyanın en kötü denemesidir bu 😀 ama denemedir sonuçta..

daha iyileriyle görüşmek üzere…

 

kaynaklar

  1. Deneme Yazmanın Temel Kuralları , Nigel Warburton
  2. Eleştirel Düşünme Rehberi, Gearld M. Nosich

john zerzan – sessizlik

February 3, 2016

alıntıdır.

Sessizlik, “başka bir şeyin salt yokluğu” değildir.” Gerçekte, özlemlerimiz o boyuta doğru, çıkarım ve çağrışımlarına döner. Sessizlik yakarışlarının ötesinde algısal ve kültürel bir yeni başlangıç dileği yatar.

Sessizlik, değişik derecelere kadar bir soyutlanma aracı olmaya alışıktır. Artık, bugünün dünyasını boş ve ayrışık kılmaya çalışan, sessizliğin yokluğudur. Kaynakları gasp edilmiş ve kurutulmuştur. Makine, küresel olarak uygun adım ilerliyor ve sessizlik, gürültünün henüz nüfuz etmediği, önemini kaybeden bir yerdir.

Uygarlık, rahatsız edici sessizlikleri gizlemek için tasarlanmış bir gürültü komplosudur. Sessizliğe saygı gösteren Wittgenstein, sessizlik ile ilişkimizin kaybını anladı. Sessiz olmayan şimdiki zaman, uçucu dikkat anları, eleştirel düşüncenin aşınması, ve derinden hissedilmiş deneyimler için azalmış bir yetenek zamanıdır. Sessizlik, karanlık gibi, edinilmesi zordur; fakat zihin ve ruh onun desteğine gerek duyar.

Kuşkusuz sessizliğin pek çok ve çeşitli tarafları vardır. Çoğu kez ilişkili durumlar olan korkunun, kederin, uyumun, karmaşanın maruz kalınan veya gönüllü sessizlikleri (örn. AIDS-farkındalığı “Sessizlik=Ölüm” formülasyonu) vardır. Ve Rachel Carson’un Sessiz Bahar‘ında belgelendiği gibi, doğa devamlı olarak susturulmuştur. Doğa tam olarak susturulamaz, yine de, bazılarının neden onun yok edilmek zorunda olduğunu hissettiklerini açıklamada belki de çok ilerilere gider. “Doğanın, kendi doğamızı da içeren, susturulması yaşanmıştır,” sonucunu çıkardı Heidegger, ve bu sessizliğin, sessizlik olarak, konuşmasına izin vermemiz gerekir. Hâlâ oldukça sık konuşur, buna karşın, kelimelerden daha sesli konuşur.

İnsanların kurtuluşu, doğal dünya yeniden ortaya çıkmadan olmayacaktır, ve sessizlik bu iddiaya oldukça uygundur. Evrenin büyük sessizliği, Romalı Lucretius’un MÖ 1. yüzyılda üzerine düşündüğü sessiz bir huşuyu doğurur: “Her şeyden önce, gökyüzünün temiz, saf rengini, ve kapsadığı her şeyi düşün: yıldızlar heryerde geziniyor, ay, güneş ve eşsiz parlaklığıyla ışığı. Eğer tüm bu cisimler bugün ilk kez insanlara görünseydi, eğer bir anda ve beklenmedik bir şekilde gözlerine görünselerdi, kişi bu bütünlükten daha olağanüstü olabilecek neyden bahsedebilirdi ki, ve insan hayal gücünün daha azını tasavvur etmeye cüret edeceği kimin var oluşudur?”

Gerçeğe dönersek, tabiat sessizlikler ile doldurulur. Mevsimlerin birbirini izleyişi sessizliğin ritmidir; geceleri, günümüzde çok daha az olsa da, gezegen üzerine sessizlik çöker. Tabiatın parçaları büyük bir sessizlik kaynağını andırır. Max Picard’ın tanımı neredeyse bir şiirdir: “Orman, sessizliğin ince, yavaş bir akıntıya damlamanın, ve parlaklığı ile havayı doldurmanın dışında büyük bir sessizlik kaynağı gibidir. Dağ, göl, tarlalar, gökyüzü – hepsi sessizliklerini insanların kentlerindeki şeylerin üzerine boşaltmak için bir işaret bekliyor gibidirler.”

Sessizlik, “başka bir şeyin salt yokluğu” değildir.” Gerçekte, özlemlerimiz o boyuta doğru, çıkarım ve çağrışımlarına döner. Sessizlik yakarışlarının ötesinde algısal ve kültürel bir yeni başlangıç dileği yatar.

Zen “sessizliğin asla değişime uğramadığını” öğretir. Ancak odağımız, geç modernliğin evrenselleştirici mekânsızlığından vazgeçersek arttırılabilir. Sessizlik hiç şüphe yok ki, kültürel olarak kendine özgüdür, ve bu yüzden çeşitli şekillerde deneyimlenir. Buna rağmen, Picard’ın dediği gibi, “tüm şeylerin özgün esası” ile bizleri karşı karşıya getirebilir ve nesneleri doğrudan doğruya bizlere tanıtabilir. Sessizlik en başta gelir, varlığı kendisine çağırır; bu yüzden, kökene bir bağlantıdır.

Endüstriyel temelli teknosferde, Makine sükûneti kovmakta hemen hemen başarılı olmuştur. Sessizliğin doğal tarihine bu tehlike altındaki türler için gerek duyulur. Modernlik sağır eder. Gürültü, teknoloji gibi, asla geri adım atmamalıdır – ve asla geri adım atmaz.

Picard için, hiçbir şey sessizliğin kaybı kadar insan karakterini değiştirmemiştir. Thoreau, sessizlik için “bozulamaz sığınağımız”, savunulmak zorunda olan zaruri bir barınak der. Sessizlik, montaj sesine karşı gereklidir. Çıkarcı kitle kültürünce, kendisinden ayrı olduğundan kesinlikle bir direnme aracı olan sessizlikten korkulur, çünkü o bu dünyaya ait değildir. Yine de sessizlik fonuna karşın pek çok şey duyulabilir; bu yüzden bir yol açılır, otonomi ve tahayyül için bir yol.

Jean-Luc Nancy, “duyular sessizlikte açılır,” yazmıştı. Dünyadan ayrılmaz biçimde, kişinin sessiz özünde, bedensel olarak ele alınır ve bedensel olarak deneyimlenir. Azimle ruhumuzu bedenimizden ayırmaya çalışan damga makinelerinden uzakta nitel bir adım olan somut halimizi öne çıkarabilir. Sessizlik, kendimizi toplumdaki egemen, bağımlılık yapıcı, başıboş bilgi hastalığı öbeğinden çözmede büyük bir yardımcı olabilir. Bize, kendimizi ortaya koyacağımız, kim olduğumuz ile ciddi bir şekilde ilgileneceğimiz bir yer verir. Gittikçe ince, düzleşmiş bir teknosferde dünyanın gerçek derinliğine hazır.

Sessizlik ile karşılaştırıldığında felsefenin şöhreti sönüktür, genel başarısızlığı için herhangi iyi bir ölçü. Aristotle sessiz olmanın mide gazına sebep olduğunu iddia ederken, Socrates, sessizliği bir saçmalık alanı olarak suçladı. Aynı zamanda, oysa, Raoul Mortley klasik Yunanistan’da “kelimelerin kullanımıyla büyüyen bir hoşnutsuzluk”, “sessizliğin dilinde muazzam bir artış” görebildi.

Çok daha sonra, Pascal, “evrenin sessizliği” tarafından dehşete düşürüldü ve Hegel konuşulamayan şeyin tamamen yanlış olduğunu, sessizliğin üstesinden gelinmesi gereken bir kusur olduğunu açıkça belirtti. Schopenhauer ve Nietzsche, her ikisi de, diğerleri arasında, sessizlik karşıtı Hegel’den ayrılarak, tek başınalığın ön gereksinim duyulan değerini vurguladılar.

Horkheimer ve Adorno’nun Odysseus ve Deniz Kızları (Homer’ın Odyssey’inden bir bölüm) üzerine haklı olarak çok iyi bilinen bir yorum vardır. Deniz kızlarının Odysseus’u yolculuğundan caydırma çabalarını, baskıcı uygarlığın güçlerini durdurmaya çalışan Eros’un çabalarıymış gibi betimlediler. Kafka, sessizliğin şarkı söylemekten çok daha karşı konulamaz bir araç olduğunu hissetti.

Herbet Spiegelberg’e göre, “olaybilimi sessizlikte başlar.” Olguyu veya nesneleri bir şekilde ilk sıraya, fikir oluşmasıyla ilgili yorumlardan önceye koymak, olaybilimin kurucu kavramıydı. Veya Heidegger’in kabul ettiği gibi, kavramsal olandan daha derin ve daha özenli bir düşünce vardır, ve bunun bir parçası, sessizlik ve anlayış arasında başlangıçta var olan bir bağ içerir. Postmodernizm, ve bilhassa Derrida, örneğin konuşmadaki sessizlik boşluklarının anlam ve güç engeli olduklarını ileri sürerek, dilin yetersizliğinin yaygın farkındalığını reddeder. Aslında, Derrida, sessizliği düşüncenin nihilist bir düşmanı olarak suçlayarak, “ilkel ve önmantıksal sessizliğin şiddetini” sertçe kınar. Bu gibi gayretli antipati, Derrida’nın var oluş ve zarafete olan sağırlığını, ve sessizliğin, sembolik olanın herşey demek olduğu birisi için yarattığı tehdidi gösterir. Wittgenstein, kendisi söylenemez birşeyin söylenebilir herşeyin içine işlediğini kavradı. Bu, Tractatus Logico-Philosophicus’da yazdığı en iyi bilinen satırının manasıdır: “İnsan üzerine konuşamayacağı şeye dair sessiz kalmalı.”

Sessizlik, burada ve şimdi, şeyleştirme olmadan, ele alınabilir mi? Bence, bilmenin açık, kuvvetlendirici bir yolu üretken bir durum olabilir. Sessizlik aynı zamanda bir korku boyutu, cinnet ve intiharın keder-çifti olabilir. Gerçekte, sessizliği cisimleştirmek, onu yaşamayan bir şey içinde dondurmak oldukça zordur. Zaman zaman sorguladığımız gerçeklik suskundur; sükûnet derinliğinin göstergesi sessizliği ortaya koyar mı? Şaşkınlık cevapları en iyi şekilde veren soru olabilir, sessizce ve derinden.

Mark Rothko, “Sessizlik oldukça kesindir,” demişti, yıllarca ilgimi çekmiş bir cümle. Parçası olduğumuz şeyin, ve onu yok etmek için kaç yol olduğu genel algısını atlayan kimi detayları dile getirmek için, çoğu kez sessizliği dağıtırız. 1993 Antartika kışında, Richard Byrd şöyle yazdı: “4PM’de günlük yürüyüşümü yaptım…sessizliği dinlemek için durdum…gün ölüyordu, gece doğmak üzereydi – büyük bir huzurla. Burada kâinatın tahmini imkansız süreçleri ve güçleri bulunur, ahenkli ve sessiz.” Yaşayan doğanın derinlikleri ve gizemleri yoluyla, sessizlikte ne kadar çok şey gözler önüne serilir. Annie Dillard ayrıca gürültüye nefis bir tepki verir: “Belirli bir noktada ormana, denize, dağlara, dünyaya, Şimdi hazırım, dersin. Şimdi duracağım ve tamamen dikkatli olacağım. Kendini boşaltır ve beklersin, dinleyerek.”

Sessizlik yoluyla ulaşılabilir olan yalnızca doğal dünya değildir. Cioran, “tüm nesnelerin, yalnızca tam bir sessizlikte çözebileceğimiz bir dile sahip oldukları” sonucuna vararak, eşyanın sessizliğindeki sırlara işaret etti. David Michael Levin’in The Body’s Recollection of Being eseri “beden yoluyla düşünmeyi öğrenmemizi” öğütler, “bedensel olarak hissettiğimiz deneyimi sessizlikte dinlemeliyiz.” Ve kişiler arası alanda, sessizlik empati ve anlaşılmanın bir sonucudur, kelimeler olmadan çok daha derinden.

Amerikan Yerlileri her zaman sessizliğe ve doğrudan deneyime büyük değer vermişlerdir, ve genelde yerli kültürlerinde, sessizlik saygı ve kendini geri planda tutmaya işaret eder. Kişinin yaşam yolu ve amacını keşfetmek için oruç tutarak ve dünyaya yakınlıkla tek başına geçirdiği süre olan Görü Arayışının merkezindedir. Inuit Norman Hallendy, inuinaqtuk denilen sessiz farkındalık durumuna rüya görmeden daha fazla irfan ayırır. Sessizlik avda başarı için gerekliyken, yerli şifacılar çoğu kez sessizliği dinginlik ve umut için bir yardımcı olarak vurgularlar. Bu dikkat ve sükûnet gereksinimleri, yerlilerce sessizliğin değerinin bilinmesinin ana kaynakları olabilmiştir.

Sembolik olan hem sessizliğe hem de var oluşa gölge düşürmeden önce, sessizlik var oluşa ve özgün topluluğa kadar geri uzanır. Levinas’ın her zaman sessizliği susturmaya ve onu sembolik yapıların yersiz oluşlarıyla değiştirmeye çalışan, “temsilin birliği” dediği şeyden daha önce gelir. Sessizlik kelimesinin Latince kökeni, silere, hiçbirşey söylememek ise, sinere, bir yerde olmaya izin verme ile ilişkilidir. Dilin çok kez ve önemli bir şekilde, sessizliğe düştüğü bu yerlere çekiliriz. Daha sonra, Heidegger’in önemli referans noktalarından biri olan Hölderlin’in özellikle Late Hymns’de yaptığı gibi, Heidegger de sessizliğin âlemini takdir etti. Hölderlin’in oldukça güçlü bir şekilde ifade ettiği doyumsuz özlem, yalnızca özgün, sessiz bir bütünlüğe bağlı olmaz, aynı zamanda dilin her zaman kaynağını kayıp kabul ettiği büyüyen anlayışa da bağlıdır.

Bir buçuk yüzyıl sonra, Samuel Beckett, sessizliği dile bir alternatif olarak kullandı. Krapp’ın Last Tape‘inde ve başka yerlerde, tüm dilin bir dil aşırılığı olduğu fikri fazlasıyla öneridedir. Beckett, “semboller ormanında” asla sükunet olmadığından şikayet eder, ve dilin örtüsünü yararak sessizliğe geçmeyi arzu eder. Northrup Frye, Beckett’in “sessizliğin yeniden kurulmasından başka hiçbir şeye bağlı olmama” çalışmasının amacına ulaştı.”

En somutlaştırılmış, bu-dünyaya-sahip-çıkan özlerimiz, dilin, ve aslında temsil tasarısının başarısızlığının sınırlarını en iyi şekilde fark ederler. Bu durumda en kolayı dilin tükenmişliğini, ve her zaman dolaysızlıktan bir kelime uzakta olduğumuz gerçeğini anlamaktır. Kafka, baskı mengenesinin bir işkence aleti olarak iki rolü birden oynadığı Ceza Sömürgesinde bunu ele aldı. Thoreau için, “en doğru toplum her zaman tek başınalığa daha da yaklaştığından, aynı şekilde en mükemmel konuşma da en sonunda sessizliğe düşer.” Aksine, kitle toplumu otonomi olasılığını tıpkı sessizliği önlediği gibi uzaklaştırır.

Hölderlin, dilin bizi zaman içerisine çektiğini düşündü, ancak sessizlik buna direnir. Zaman sessizlikte artar; akmıyor, ancak katlanıyor görünür. Çeşitli geçicilikler engellerini kaybetmeye yakın görünürler; geçmiş, şimdi, gelecek daha az bölünmüştür. Ancak sessizlik değişken bir dokudur, bir tekdüzelik veya bir soyutlama değildir. Niceliği hiçbir zaman kapsamından uzakta değildir, tıpkı dolaylı olmayanın sahası gibi. Çok uzun süredir bir yabancılaşma ölçüsü olmuş olan zamandan farklı olarak, sessizlik uzamsallaştırılamaz veya bir değiş tokuş ortamına dönüştürülemez. Bu, sessizliğin, zamanın devamlılığından neden bir sığınmacı olabileceğini açıklar. Gurnemanz, Wagner’in Parsifal’inin açılışına yakın, “Burada zaman uzam olur” diyerek şarkı söyler. Sessizlik, egemenliğin bu başlıca dinamiğinden kaçınır.

İşte buradayız, sessizlik ve çok daha fazlasına yaptığı çeşitli saldırılarında bizleri derinden rahatsız eden, bizleri içine alarak ortadan kaldıran Makine ile birlikte. Kuzey Amerikalıların kendiliğinden mırıldandığı veya şarkı söylediği nota B- naturaldir, saniyede 60 devirli alternatif akım elektriğimizin yerini tutan nota. (Avrupa’da, kıtanın saniyede 50 devirli AC elektriğine uyarak G-diyez “doğal olarak” söylenir. Küreselleşen, homojenleştirilen Gürültü Bölgesinde, yakında daha da uyum sağlayabiliriz. Pico Ayer, “hepsi birlikte yüz aksanda aynı şarkıyı söyleyen büyüyen bir dünya algım” diye adlandırır.

Standardizasyon uğultusuna, onun bilgi-gürültüsüne ve sinir bozucu, yüzey “iletişim” yöntemlerinin reddine gerek duyuyoruz. Her gayri-mekâna itilerek, gayri-sessizliğin amansız, sömürgeleştirici delinebilirliğine hayır. Artan gürültü, desibel artışlarıyla ve kirlenmeye yol açan erimleriyle, alçaltıcı kitle dünyasını ölçer – Don DeLillo’nun Beyaz Gürültüsü.

Sessizlik bunun hepsine bir sitemdir, ve kendimizi yeniden oluşturmak için bir bölge. Doğada toplanır ve değer düşürmeye son verecek savaşlar için kendimizi toplamamıza yardım edebilir. Direnişin güçlü bir aracı, başkaldırının önünde gidebilen duyulmayan bir nota olarak sessizlik. Köle efendilerinin en çok korktuğu şeydi. Çeşitli Asya ruhsal geleneklerinde, sessizliğe adanan, muni, en büyük kapasite ve bağımsızlığın kişisidir – aydınlanma için herhangi bir ustaya gerek duymayan biri.

En derin tutkular sessizce ve derinliklerde beslenir. Ölü için saygı en belirgin şekilde başka nasıl ifade edilir, yoğun sevgi en iyi biçimde başka nasıl iletilir, en derin düşüncelerimiz ve görülerimiz başka nasıl deneyimlenir, bozulmamış dünyanın en doğrudan başka nasıl zevkine varılır? Kederden muzdârip bu dünyada, Max Horkheimer’e göre, keder yüzünden “daha masum oluruz”. Ve belkide sessizliğe daha açık – rahatlık, müttefik ve sığınak olarak.

John Zerzan

Aralık 2007

ilk çağ felsefesi

October 30, 2015

şimdiden 2600 yıl önce yaşamış thales, yeryüzünün suda yüzdüğünü söylemiş. ondan 260 yıl sonra gelen aristo ise toprağın sudan ağır ve bunun imkansız olduğunu ispatlamış.

28 ekim 2015.
üsküdar’a vapur yanaştı.

felsefede kendi sesini bulmak üzerine

January 12, 2015

felsefe-sanat ve bilim arasındaki sınırları, ayrımları, hangisinin nerede başlayıp diğerinin nerede bittiğini açıklayan en güzel örnek ne olabilir? uzun zamandır kafamı meşgul eden sorulardan birisidir kendisi. peki niye önemli ki benim için bu sorun? tek bir cevabı var: “felsefede kendi sesimi bulmak” istemem. daha önce gidilmiş yollardan gitmemek; bu yollara yan yollar açmamak; binilen araçlara binmemek tekrardan aynı duraklarda durmamak için.

en güzel örnek olarak şöyle kurgusal bir şey önerebilirim. modern bilimi, adem’in cennetten kovuluşunu,sözde teknolojik devrimin simgesi olan elma.. bu elmanın bir ağaçtan yere düşüşü.

bir elma neden ağaçtan yere düşer?” sorusu peşinden bilim koşar. bunun cevabı için kendisine ağaç, elma, ölçüm cihazları .. ve bir de bu soruya cevap olabilmesi için yer çekimi gereklidir.

bir elma bir ağaçtan yere nasıl düşer?” sorusu peşinden ise sanat koşar. bunun cevabı için soruyu soran kişinin yeteneğine bağlı olarak ya kağıt-kalem, ya kamera, ya renkler/çizgiler ya da nota .. gerekir. elmanın yere düşüşünün izlemini, hayali ya da kurgusu bir sembol (ki sanatın olayı bence sembol üretmedir. bu sembol bir bütün olarak ele alınabilen şarkı, beste, tablo, film gibi şeylerdir) aracılığıyla anlatılır.

felsefenin bu noktada sorusu nedir peki?

bir elma bir ağaçtan ne için yere düşer?
bu soruya cevap verebilecek 2 cepheden birisidir felsefe (diğer cephe ise dindir). felsefenin bu soruyu cevaplayabilmesi için düşünenin elma olması gerekir, toprak olması gerekir, ağaç olması gerekir, hava olması gerekir, su olması gerekir; aç bir hayvan, küçük bir çocuk, o ağacın yanından geçen derviş, elmanın içindeki kurt olması gerekir… izlenimlerin, kurguların, hayal gücünün, nesnelliğin, öznelliğin aşılmasıdır felsefe.
eşya üzerine başka bir konuşma,düşünme ve eylem biçimidir.

spinoza- Etika’nın Bir Ahlak’tan Farklılığı Üzerine/Bilincin Değersizleştirilmesi

August 18, 2014

Spinozacılığı bir skandal konusu yapan 3 temel kınama vardır: “bilincin”,”değerlerin” ve “kederli tutkuların” kınanması.

1. bilincin (düşünce yararına) değersizleştirilmesi: Materyalist Spinoza

Spinoza’nın temel aldığı bir kavram var: “beden”. “Bir bedenin neler yapabileceğini bilemeyiz …” der Etika’da.
Burada Paralelizm’e de değinmemiz gerekiyor. Paralelizm, zihin ve beden arasındaki nedensellik ilişkisinin yadsınması hatta birinin diğerine üstün kabul edilmemesidir hiç bir şekilde. Bunun pratik anlamı ise, “tutkuların bilinç tarafından tahakküm altına alınması girişimi olarak Ahlakın dayandığı geleneksel ilkenin alt üst” edilmesidir. Etika’ya göre ruhtaki eylem zorunlu olarak bedende de eylemdedir; bedendeki tutku zorunlu olarak ruhta da tutkudur.

“Zihinde bilincimizi aşan ne kadar şey varsa, bedende de bilgimizi aşan en az o kadar şey vardır.”

Bilinç, doğan olarak bir yanılsamanın yeridir. “Bilincin doğası öyledir ki, sonuçları ya da etkileri toplar ama nedenleri bilmez. Nedenler düzeni şöyle tanımlar: Uzamdaki her bir cisim ya da beden ve düşüncedeki her fikir ya da zihin, bu bedenin parçalarını ve  fikrin parçalarını kendi altında toplayan karakteristik ilişkilerden oluşur.”

“Bir beden başka bir bedenle ya da fikirle karşılaştığında:
1. Daha güçlü olmak için bileştiği
2. Birinin diğerini çözüp dağıttı” olur. O halde nedenler düzenin ilişkilerin bileşme ve çözülüp dağılma düzenidir.
Ama bizler bu bileşip-dağılmanın ancak sonuçlarını yani etkilerini toplarız. Bir beden/zihin ile birleştiğimizde “sevinç”, beden ya da zihin bütünlüğümüz tehdit edildiğinde “keder” duyarız. Yani “biz” sadece etkileri toplarız, bileşip dağılmanın dayandığı kuralları bilemeyiz.

Yasasını bilmediği sonuçlara mahkum olmak bilinci tedirgin eder. Peki bilinç bu tedirginlik durumundan nasıl kurtulacaktır? Üçlü bir yanılsama işlemi ile:
1. Ereksel nedenlerin yanılsaması: Bilinç, sadece etki ya da sonuçları topladığından bilgisizliğini, şeylerin düzenini tersine çevirerek, sonucu neden yerine koyarak kapatacaktır. (amaç belirlemek gibi düşünebiliriz)
2. Özgür kararlar yanılsaması: Bilincin kendisini ilk neden olarak alması, beden üzerindeki kudretinden dem vurması.
3. Teolojik yanılsama: Bilincin artık kendisini ilk neden olarak ya da ereklerin örgütleyicisi olarak imgeleyemediğinde ise bir Tanrı’ya başvurması.

Bilinç her ne kadar bu üçlü yanılsamadan koparılamasa da, Spinoza, bilincin kendisinin bir nedeni olması gerektiğini düşünür. “İştah: her şeyin kendi varlığında sürüp gitmek, her bedenin uzamda , her ruhun ya da fikrin düşüncede sürüp gitmek için sarf ettiği çabadan başka bir şey değildir (conatus).
Ama bu çaba bizi karşılaşılan nesnelere göre farklı farklı şekillerde eylemeye ittiği için, onun bize nesnelerden gelen etkilenişlerce her an belirlendiğini söylemeliyiz.
Conatus’un bilincinin zorunlu olarak nedeni olan şey de bu belirleyici etkilenişlerdir.
Bu etkilenişler yukarıda bahsedilen bileşip-dağılmalardan koparılamaz.
O yüzden bilinç, iştah’ın beden/fikirlere bağlı olarak geçişin süreğen bir hissidir. Sadece malumat değeri vardır, ne Bütün’ün ne de belli bir bütünün özelliğidir bilinç.”

“Başlıca büyük etki bilinç dışındadır…” der Nietzsche.

 

görme biçimleri – john berger

April 29, 2014

“bugün artık irdelenmeye başlayan ama hiçbir çözüme ulaşmamış olan uygulama ve törelere göre kadının toplum içindeki varlığı erkeğinkinden çok başkadır. erkeğin varlığı kendinde saklı yetkelilik umuduna bağlıdır. bu, büyük ve inanılır bir umutsa erkeğin varlığı çarpıcı olur. küçük ve inanılmaz bir umutsa erkeğin varlığı da önemsizleşir. bu yetkelilik umudu ahlaksal, bedensel, yaradılışa göre değişen, parasal, toplumsal ya da cinsel bir umut olabilir. neyse ki yetkelilik umudunun yöneldiği nesne her zaman erkeğin dışındadır. bir erkeğin varlığı o erkeğin yapabileceklerini, sizin için yapabileceklerini gösterir. üretilebilir bir varlıktır onun varlığı, çünkü erkek gerçekte yapamayacağı şeyleri yapabilecek yetkedeymiş gibi davranır. bu yalancı davranış her zaman onun başkaları üzerinde etkili olmak için kullandığı bir yetkeye yönelmiştir.

bunun tersine bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı olan tutumunu gösterir; o kadına karşı nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağını belirler. kadının varlığı hareketlerinde, sesinde, fikirlerinde, yüz ifadelerinde, giysilerinde, seçtiği çevrelerde, zevklerinde ortaya çıkar. gerçekten de kadın kendi varlığına katkıda bulunmayan hiçbir şey yapmaz. varlığı, kadının kişiliğiyle öylesine iç içedir ki erkekler bunu bedenden çıkan bir tütsü, bir koku, bir sıcaklık olarak algılarlar.

kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel çevrelenmiş bir yerlerde doğmak demektir. kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.

böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirlerinden ayrı iki öge olarak görmeye başlar.

kadın, olduğu ve yaptığı her şeyi gözlemek zorundadır. erkeklere nasıl göründüğü, onun yaşamında başarı sayılan şey açısından son derece önemlidir. kendi varlığını algılayışı, kendisi olarak bir başkası tarafından beğenilme duygusuyla tamamlanır.

erkekler kadınlara karşı belli bir tutum edinmeden önce onları gözlerler. bu yüzden bir kadının bir erkeğe görünüşü, kendisine nasıl davranılacağını da belirler. bu süreci bir ölçüde denetleyebilmek için kadın bunu kabul etmeli ve benimsemelidir. kadın benliğinin gözleyici yanı, gözlenen yanını öylesine etkiler ki sonunda tüm benliğiyle başkalarından nasıl bir tutum beklediğini gösterir. böylece kadının, bir eşi daha bulunmayan ve kendi kendini etkileme süreci onun kişiliğini oluşturur. her kadının varlığı, kendi içinde nelere “izin verilip nelere verilemeyeceğini” düzenler. eylemlerinin her biri -amacı ya da dürtüsü ne olursa olsun- o kadının kendisine nasıl davranılmasını istediğini gösteren birer simgedir. bir kadın tutup bardağı yere atarsa bu o kadının kızgınlığını nasıl ele aldığını, bu yüzden başkalarından nasıl bir davranış beklediğini gösterir. erkek aynı şeyi yaparsa bu, yalnızca onun öfkesini dışa vurmasıdır. kadın güzel bir fıkra anlatırsa bu, onun kendi içindeki fıkracıya nasıl davrandığını, elbette fıkracı bir kadın olarak başkalarından ne beklediğini gösteren bir örnektir. fıkra anlatmak için fıkra anlatmak ancak erkeğin yapabileceği bir şeydir.

bunu şöyle yalınlaştırabiliriz. erkekler “davrandıkları” gibi, kadınlar “göründükleri” gibidirler. erkekler kadınları seyrederler. kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişki için değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler.

kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır.

böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.”

başkaldıran insan / uyumsuz’un tanımı

February 25, 2014

albert camus’un “başkaldıran insan” isimli kitabını okuyorum.
okunması-anlaşılması zor bir kitap olduğundan eğer üzerine bir şeyler yazarsam daha rahat anlayabileceğimi düşündüm. bundan dolayı da okuduğum her bir bölümün ardından, ilgili bölüm için özet, eleştiri,çözümleme vs.. yazmaya çalışacağın. böylece kitabı kendim için anlaşılabilir kılacağım : )

camus’u anlamanın ilk adımı “uyumsuz”u (yani absurd/saçma) anlamaktan geçiyor. nedir uyumsuz?

camus’a göre uyumsuz, insanın dünya (dünya derken doğa ve kendisi dışındaki insanlar) ile iletişime geçtiği an ortaya çıkan şeydir. çünkü bu iletişimde us’u tatmin etmeyecek, hatta us’a kapalı gelecek şeyler ortaya çıkacaktır. en basiti, bir insanın açıklık isteğine karşı, diğer insanın duvarlarını örmesi, hattını çekmesi … bir tarafta açıklık isteyen us, diğer tarafta ise kapalı kalan bir insan. böylece us için anlaşılmaz, açıklanmaz bir durum ortaya çıkmış oluyor.  çaresiz bir us, hiç bir zaman hakikate varamayacak. ( parantez açmak istiyorum. camus’da descartesçi bir hava var. daha felsefik bir açıdan bakarsak, dünya kendi içinde dualist bir yapıya sahip oluyor onla iletişime geçtiğimiz an… iyi-kötü, mutlu-mutsuz vs… gibi kavramlar çıkıyor karşımıza. bu zıtlıkların bizim ilişkimizle ortaya çıkıyor olması dünyayı saçma kılıyor olabilir. )
uyumsuzun dünyasına hoş geldiniz.

peki ne yapacağız? önümüzde iki seçenek var. ya intihar ya da umut etmek.

bu noktada camus’un önerisi açık görünen, anlamını saklamayan şeylere tutunmak ve onları bırakmamak.  intiharı ve umudu yadsır böylece. çünkü intihar deney alanını bırakmak, rezaleti en son noktaya, daha berbat bir şekilde vardırmak olacaktır. “yapabileceğimiz tek şey: yaşamak!” diyor. umut beslemek ise insanı mutsuz kılacaktır.
o halde yaşamak ama beklentisiz yaşamak…

uyumsuz için mutluluğun yolu bilmek ve umut etmemekten geçer. nasıl yani? sisifos’u düşünelim. o sonsuza kadar sürecek bir cezaya çarptırılmıştır. bir taşı tepeye kadar taşıyor ve tekrardan o taş aşağıya yuvarlanıyor. sisifos gidip o taşı alıp tekrar yukarıya taşıyor. sisifos kendi durumunu biliyor ve düzeleceğine dair herhangi bir beklentisi yok. çünkü yazgısına boyun eğerek kendini tanrılara karşı özgür kılmıştır. nihani olanı – son’u en başa alarak, bu bilinçle yola koyulmuştur. kendisini hayatında tutarlı da bir konuma da getirmiştir aynı zamanda sisifos.

toparlayacak olursak camus’a göre, tutarlılık ve us’tan ödün vermeden, umut beslemeden, anlayabildiğimiz yani bize açılan her şeyi tüketerek yakalayabileceğimiz daha doğrusu yaşayabileceğimiz bir hayat vardır.