doğaçlama teknikleri

March 16, 2016

üzerinde düşünmem araştırma yapmam gereken diğer bir konu da doğaçlamadır. aşağıdaki “doğaçlamada duygu ve kurgu sorunları-doğaçlama yöntemleri / Şahine Hatipoğlu” dan özettir.


(doğaçlamada kısaca: eldeki verilerle bir amaç yaratıp, ona karşı gelecek engelleri bul. sonra da bu engelleri aşmaya çalış.)

doğaçlama; bir mimar, yapı ustası gibi yapı kurmaktır, bir yazar gibi durum ve çatışma yaratmaktır. iki temel unsur göze çarpıyor bu durumda.

  • yapı
  • çatışma

doğaçlama esnasında oyuncu:

  • kendi iç dünyasını ve dış dünyayı gözlemlemelidir.
  • süreci samimiyetle yaşamalıdır.
  • “burada ve şimdi” yi yaşamak önemlidir. bir sonrasını düşünmeden an!ı yaşarsa, sonraki aşama kendiliğinden gelecektir. çünkü şu anın hakkıyla değerlendirilmesi oyuncuya yeni bilgiler verecektir. böylece:
    • duyguları
    • düşünceleri
    • eylemleri de bu yeni an’a uygun şekilde biçimlenecektir.

doğaçlama başlangıç noktasına ya da gelişme biçimlerine göre pek çok türü barındırır. ama nereden başlarsak başlayalım bütüne ulaşmak için her parçaya uğramamız lazımdır.

  1. sözlü anı doğaçlaması
    kelimeler yola çıkılır ve çağrışımlara uyarak sözlü olarak devam edilir.
    kelimelerle birlikte zaman, mekan , mekan duyular ve duygular hatırlanır.
    bunlar bedene ve sese yansıma gözlenir.

    1. sözlü öykü kurma
      her grup üyesi kendinden bir önceki kişinin öyküye eklediklerinden yola çıkarak öyküyü devam ettirir.
      sıra kendisine gelince kafasında kurduğu her şeyi bırakıp, kendisine gelen malzemeye göre bir şey üretilmesi sağlanır.
  2. hareket doğaçlaması
    bedensel bir hareketten yola çıkarak çağrışım yoluyla yapılan doğaçlamadır.
    tekrarlanan hareket birtakım çağrışımlar yaratır.
    kişi kendini başka bir kişi ya da bir şey olarak hissetmeye başlayabilir.
    ya da bir mekan duygusu oluşabilir.
    her bir veri değerlendirilerek yeni etki-tepki yaşanır, duygu ve durum oluşur ve öykü yaratılır.
  3. mekan doğaçlaması
    soyut ve somut mekanlardan yola çıkılarak yapılan doğaçlamadır.
    doğaçlama sırasında kişi mekanı algılar, o mekanın sesini, kokusunu duyar, dokusunu ısısını hisseder, mekanın içindeki kendi varlığının kimliğini keşfeder.
    orada kalma ya da çıkma isteği ve bu isteklerinin nedeni doğaçlama için önemlidir. (o yere ilişkin sorular sor. senin açından önemini sorgula..)
  4. obje doğaçlaması
    objenin fiziksel durumundan, duyularla algılanabilir özelliklerinin yaptığı “çağrışımlar” dan yola çıkılır.
    obje değişir, oyuncuyu değiştirir, mekan değişir, durum oluşur ve öykü başlar.
  5. ses doğaçlaması
    duyulan(gerçek ya da hayali) seslerin bizde yarattığı etki sonucu, bir tepki verme ihtiyacı doğar.
    böylece aksiyon,amaç ve engeller oluşur.
  6. karakter doğaçlaması
    bir karakterden yola çıkılarak yapılır.
    bir kişiliğin eksikliklerini ya da fazlalarını düşünerek ihtiyaç ve amaçlarını belirleriz ve bu doğrultuda eyleme geçeriz.
    eylemler engelleri, engeller yeni eylemleri ve çatışmaları doğurur.
    her kişilik kendi mekanını yaratır.
  7. tema doğaçlamaları
    bir konu ya da temadan yola çıkılır.
  8. durum doğaçlamaları
    durumu oluşturan şartlar belirlendikten sonra yapılan doğaçlama
  9. istasyonlu doğaçlama
    belli noktaları (zaman, mekan ya da eylem) kesinleştirilen bir kurgunun ya da öykünün doğaçlaması
  10. serbest doğaçlama
    kişinin o anki bedensel istemlerinden ya da duygularından yola çıkarak yaptıkları doğaçlamadır.

doğaçlamada etki-tepki önemlidir. oyuncu 5 duyusuyla aldığı önemli uyaranların kendi evrenindeki etkilerine göre tepki verir.
belli anlar vardır ki, mekan, ses, obje vs.. gibi uyaranlar onun değişmesine (içsel ve biçimsel olarak) dönüşmesine yol açar. o artık önceki kişi değildir.
bunun sahne üzerinde gerçekleşmesi etkileyicidir.

doğaçlama yalnız öykü değildir. fantastik, mitolojik öğeler, rüyalar, masal figürleri de kullanılarak simgesel anlatım yolu tercih edilebilir.

doğaçlama tekniği nedir?

oyuncu şu yönlerden kendini hazırlamalı ve kendinin farkında olmalıdır.

  1. beden
  2. ses
  3. duyularını kullanabilme, duyu belleği
  4. duygu dünyası
  5. beyin ( hızlı düşünme, çok yönlü kontrol ve odaklanma)

doğaçlama bir yaratıcılık sürecidir. yaratıcılık ise kişinin biyolojik, coğrafi, sosyolojik, kültürel, psikolojik vs.. süreçlerine bağlıdır.
bize gelen bir etkiye, kendi yaşam tecrübelerimizle tepki veririz.

ne yapmalıdır oyuncu?

  • çok okumalı (iyi-kötü eserleri), sanat olaylarını (iyi-kötü eserleri), toplumsal yaşamı takip etmelidir.
  • duygularını saklamak için yaptıkları uzun süreli eğitimini yıkmalı
  • yeniden duygusal tepki verebilmek için kendilerini eğitmeli
  • sosyal hayatta hepimize roller verilmiştir. bu roller ise bize bir duruş, ses, bakış ve tepki kalıplaşmasına neden olur.bunları fark edip yıkmalıdır.
  • mesela, depremde herkesin evi yıkılmışsa, malı mülkü olmadığı için eziklik hisseden insan üzüntü yaşamayacaktır.
  • kendisini ifade etmesine engel olan savunma kalkanlarını bulup onları kaldırmalıdır.

doğaçlamada dramatik yapı nasıl kurulur?

  • dramatik yapı: ihtiyaç-eylem ve engel (karşı eylem) üçlüsünden doğan çatışmanın ortaya çıkmasıyla kurulur.
  • karakter engelle karşılaşınca, amacına ulaşmak için yeni eylemler planlar ve süreç içinde yeni engellerle karşılaşır.
    • bu arada oluşan düğüm-çözümler de merak ögesini artırır.
    • yani “o an”, kendinden “sonraki anı” yaratır.
    • bütün bunlar bir durum yaratır.
  • nasıl ki yazar adayları kağıt üzerinde dramatik yapı kurmak için pratikler yapıyorlarsa, oyuncular da boş mekanda bedeni, sesi ve duygularıyla çalışır, denemeler yapar. yukarıda bahsedilen doğaçlama türlerini dener. ilk önce birini , sonra ikisini vs..
  • dramatik düşünce biçimi sadece metinde değil, bedende, seste, harekette, mekanda ve nesnededir de.bunu unutmamalı.

“insan varlığı bünyesindeki her yeni oluşuma önce tepki gösteriyor, sonra onu kabul edip bütünleşiyor. Uyum sağlıyor. Yeni bir denge durumu oluşuyor. Fakat denge durumları yeni bir uyaranla değişiyor ve yeni bir dengesizlik süreci yaşanıyor.”

ayrıca: http://mimesis-dergi.org/2010/12/dramada-rol-oynama-ve-dogaclama-teknikleri/

 

metin çözümleme ve rol analizi

March 14, 2016

metin çözümlemesi, anlam katmanlarının ayrıştırılmasıdır. bu yöntem ile oyuncunun deneme ve karar verme mekanizmaları harekete geçer.

ön hazırlık olarak

  1. oyunun anlaşılır şekilde okunması
  2. yazarın üç boyutuyla (toplumsal, psikolojik ve fizyolojik) tanınması
  3. oyunun kimliği ve kişiliğinin (hangi dönemde, hangi sanat anlayışıyla, niçin, hangi ahlak kurallarıyla vs.. yazıldığı) ortaya konulması

gerekir. ön hazırlık bitince metin çözümlemesine geçilir.

metin çözümlemesinin aşamaları:

  1. tüm oyunu incelemek: Edebi ve dramatik açıdan değerlendiririz. bu adımda sorularımız/başlıklarımız şunlardır:
    1. yazılış biçimi şiirsel mi düz yazı mı?
    2. cümle yapısı nasıl?
    3. metnin aksiyon değeri ne? devingenlik nerede başlıyor?
    4. seyredilebilirlik değeri nedir? sahne plastiği, dekor, kostüm vs..
  2. oyunun türünü belirlemek: şu soruları içerir:
    1. tragedya mı komedya mı fantastik mi yoksa gerçekçi midir?
    2. Tür belli bir tavır almayı gerektirir. Mesela Moliere’yi oynayacaksak, abartılı oynamalıyız. Şekspir oynarsak, ince detaylı ayarlı oynarız.
  3. oyunun ana izleklerini saptamak:
    1. konu, tema,yöneliş ve mesaj saptanır.
    2. serim, düğüm ve çözüm kısımları bulunur.
    3. bunlara göre oyunun hız-tartımı nedir ortaya konur.
  4. karakterlerin analizini yapmak: sorulacak önemli sorular şunlardır:
    1. karakterin ilk göze çarpan gücü ve zayıflığı nelerdir?
    2. her bir karakterin oyuna başlarken ki 3 boyutu nedir ve oyun sonunda bu boyutlar ne olmuştur? nasıl ve niçin değişim geçirmişlerdir? ( bu soru çok önemli. zaten dram amacı da değişimleri orta yere koymaktır.)
    3. değişiklik karakterin kendisi yüzünden mi dışsal faktörlerden mi olmuştur. (yukarıdaki soruyu detaylandırıyoruz)
    4. oyundaki her bir karakterin fonksiyonu nedir?
    5. karakterlerin iyilik, kötülük, zenginlik vs.. gibi sembolik fonksiyonları var mıdır?
  5. yukarıdaki adımlardan sonra, metindeki olay dizisi, kişiler arası ilişkileri, olayların sebep ve sonuçları listelenmelidir.
  6. eldeki verilere göre oyun tekrar okunmaya başlanır. ilgilendiğimiz karakter ne ise, onu mercek altına alırız. sorularımız ve incelemelerimiz şunlar olabilir:
    1. bu karakterin kendisini nasıl gördüğünü
    2. diğer karakteri nasıl gördüğünü
    3. diğer karakterlerin kendisi hakkında “ne düşündüğünü” düşündüğünü
    4. karakter kendisini söz/mimik/jest ve beden olarak nasıl ifade ediyor
    5. çok mu konuşuyor yoksa az mı? düşündüklerini saklıyor mu?duygu ve düşünceleri pozitif mi? (dilin psikolojik incelemesi)
    6. diyaloglar nasıl? şiirsel, felsefik, melankolik …
    7. sözcük seçimi nasıl?
    8. diğer karakterlere karşı tavrı nasıldır? neden öyledir?
    9. ne tip ilişkileri vardır?
    10. olayları nasıl/ne derece etkiliyor?
    11. algı-etki-tepki yönünden nasıldır? diğer karakterlerin sözlerine/eylemlerine nasıl tepkiler/sözler veriyor?

roller oyunun tematik olarak yaptığı aktarımın sözcüleridir. röl ilk önce fiziksel olarak incelenir. zaten fiziksel olmak demek, içinde yaşanılan toplumu da, psikolojiyi de yansıtmak demektir.

  1. rolün görüntüsü: oyuncu kendi fiziğiyle role uygun bedeni bulmalıdır:
    1. sağlıklı-sağlıksız
    2. kilolu, zayıf
    3. çekici,itici
    4. vücudundan ve giysilerinden hoşlanmıyor vs..
  2. duruşun durumu: rol kişisi bir anlamda kendi vücudu içinde hapsolmuştur. kendimizi düşünelim. sinirlendiğimizde belli tepkileri veriririz. ya suskunuz ya da elimizi kapıya vururuz. bu bağlamda role ilişkin şu araştırmaları yapmalıyız:
    1. rol duygularını hangi jest/mimik/beden ile ifade ediyor?
    2. gövdesi ve hareketleri üzerinde ne kadar hakim? duygusal durumdayken kendisinin ne kadar farkında?
    3. hareketleri özgür mü gergin mi?
    4. vücudunu yayıyor mu yoksa büzüyor mu?
  3. vucudun anlam ileticiliği ve rolün toplumsal tavrı: hareketler duygu ve düşüncelerimi gösterir. aşağıdaki maddelerle, rolün hayata bakışını ve bunun, onun hareketlerini ve genel fiziksel davranışını nasıl etkilediğini anlayabiliriz.
    1. rol kişisi nasıl bir dünyada yaşar ve bu dünyanın onun bakış açısını nasıl etkilediği ortaya konmalıdır: dinci, dindar, devrimci, düzenbaz, iyi niyetli vs..
    2. toplumsal yapı nasıldır? tarım toplumu, sanayi toplumu, modern toplum …
    3. toplumun önde gelenleri kimlerdir?
    4. bilgilenme nasıl olmaktadır? gazete, dergi, şehir tellalı vs..
    5. barınak, yemek, ısınma vs.. gibi günlük yaşam koşulları nelerdir?
    6. açık sözlü, ketum, başkalarından etkilenen birisi midir?
    7. rol kişisi yalnızken ya da başkalarıyla birlikteyken değişik davranabilir:
      1. bu davranış değişikliğinin nedeni ne olabilir?
      2. diğer kişilerin toplumdaki yeri, ya da rol kişisinin hayatındaki yeri nedir?
      3. diğer kişilerin üç boyutu, amacı nedir?
      4. beklenti nedir ki böyle davranış oluşuyor?

 

bu bilgiler ışığında oyuncu rol kişisinin

  • nasıl oturup, yürüdüğünü
  • nasıl nefes aldığını
  • jest ve mimiklerini nasıl kullandığı
  • nesneleri nasıl kullandığını
  • duruşunu, bedenini, sesini nasıl kullandığını
  • örneğin karakter öfkeli bir yapıya sahipse:
    • öfkesini tehditkar, saldırgan ve gürültücü bir vucud duruşu ile gösterebildiği gibi,
    • sakin bir duruş altında saklayabilir. işte bunları nasıl yaptığını
  • nasıl bir düşünsel/mantıksal süreç yapısına sahip olduğunu
    …. anlayabilir. (Kişiselleştirme aşaması)

buraya kadar anlatılan yöntemin özü aslında şudur: “karaktere; olaylar ve diğer karakterler, süreç, üç boyut,iletişim hatta kendine kendi bakış açısından, kendi bakış açısından vs.. sorular sorup cevapları aramak”

kaynak: Oyunculukta metin çözümlemesi ve rol yorumu (Pınar Aras)

virginia’dan yazarlık dersleri

February 14, 2016

a)Yazma alışkanlığı kazan

  • Yazmaya rutin bir zaman ayır
  • Not tut ve sakla
  • Üretkenliği baltalayacak her türlü duygusal tuzaklardan uzak dur.
  • Dikkatini dağıtma
  • Bir tane karalama defterin olsun
    • Bu defterde her şeyi dene
    • Bu defter zihninin yazılı hali olsun
  • Yazma rutininde ritmini bul
    • Günlük ya da gün aşırı yaz
  • Günlük olarak kullanabileceğin kalem ve defterin olsun. Günlüğün amacı gözlem gücünü artırır, zihni hazırlar, kulağı hassaslaştırır.
  • Günlüğe her gün 15 dakika ayır. Tasvir, alıntı, şarkı sözü, fotoğraf vs.. fikir listesi
  • Günlük = SIÇRAMA TAHTASI..
  • Evdeki meleği bul ve onu öldür.
  • Evdeki melek demek, seni masa başına geçmeni engelleyen her şey: tv, sigara, kitap okuma vs..
  • Her türlü mantık hatası, dil bilgisi ve yazım yanlışı yap. Virgina apla izin veriyor.

b) Çalışmak 

  • Sessiz oda, düşünecek zaman, ara sıra seyahat
  • “Yaşanmış olanın önemli olduğu yerde hayali olanı yazmayı tercih ederim”
  • İlk etapta film, roman, hikaye, vs… eleştirisi/incelemesi yaz. Böylece yollar keşfedebilirsin ve insanlar nasıl eser ortaya koymuş görürsün.
  • Tek ihtiyacımız yalnız kalmayı başarmak ve üretkenliğimizi pekiştirecek rahatlığı sağlamak.
  • Çalışma odan olsun
  • Biriktirdiğin nesneler kişiliğini ifade eder. Ve bir çok anıyı taze tutar.

c) Üretmek

  • Sıradan bir zihnin, sıradan bir gününde bir anıyı inceleyin. Akla düşen her zerreyi sırayla kaydedin, arkalarında bırakacakları izin takip edilmesini sağlayın.
  • Kurmaca içgüdülerle yaratılır.
  • Kendine, büyük yazarları rakip yap. Kendini onlardan öğrenerek geliştir.
  • Yazı hakkında öğrendiğin her şeyi not et. (metodoloji defteri) Sonra bu kuralları çiğne.
  • 15 dakika konsantre ol. Düşünce, duygu, imge yarat.
  • Deneysel takıl. Kırmızı başlıklı kızı dolambaçlı dille, şairane, ya da sarkastik bir şekilde dile getir.


d) Yürümek

  • Yürümek huzur verir, yatıştırır. Düşüncelerinizi tazelemeyi sağlar. Algılar açılınca hızla bir şeyler şekillenmeye başlar zihinde.
  • Karakterler için manzaralar keşfet.
  • Çevrendeki dünyayı gözlemle. Etrafındaki sesleri, renkleri, kokuları zihnine not et; defterine yaz.
  • İnsanları izleyip onlar için hayali hayatlar kurgula. Elinde Pazar sepeti olan teyze, “Miss Turkey” seçilseydi ne olurdu?
  • Tıkanırsan yürü.
  • Kendisini sıradan bir şey için sokağa atan karakterler için zor durumlar uydur. Onların başını derde sok. Onlara şiir, hikaye yaz.
  • Bir yolculuk etrafında şekillenen hikayeler yaz.

 e) Okumak

  • Kendi sebepleriniz olmalı ki kendi sonuçlarınıza ulaşabileseniz.
  • Klasiklerin tamamını kendini vererek oku. Ama sadece iyi kitaplar okuyarak da kendini sınırlandırma.
  • İçindeki gerçekleri tam anlamadıkça etrafında olup bitenleri yazman hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.
  • Deneme yazmak güzel fakat tehlikelidir. Çünkü deneme, omurgası fikirlerden bir türdür.
  • Denemede metafor kullanımı, saflık, üslup, ilk cümlenin büyüsü, son cümlenin çimdiği önemlidir. Ruhun her kelimeye nüfus etmelidir.
  • Shakespeare okuyup kaslarını rahatlat. Okuma, yazmaya götüren bir süreçtir. Okumayla ilham gelir, yaratıcılık beslenir.
  • Sevdiğin kitabı nasıl okuduğuna dair serüvenini yaz. Hem süreci gözlemlemiş olursun böylece.
  • Kitapçıya git, okumak zorunda olduğun kitabı bul.
  • Kendin hakkında hoş olmayan gerçeklerden bahset. Denemeci olabilmek için bu önemlidir. Sevmediğin özellikleri listele. Onlara hikayeler uydur. (Aynı zamanda duyguları inceliyorsun.. buna da hikayeler uydur)
  • Yazma egzersizi olarak oku. Mesela Shakespeare’den bir hikaye oku ve onu yeniden yaz.
  • Arkadaşlarınla tartışma kulübü kur.

f) Yayımlatma

  • Üzerinde baskı olmadan denemeli, başarısız olmalı ve yeniden yazma sürecini yaşamalısın.
  • Deneysel takıl, hikayeyi istediğin gibi anlatabilme özgürlüğün var.
  • Eğer bir problemin çözümü için değilse kitap yazmanın ne anlamı var?
  • Dışarıda devam eden hayat şiirin kaynağıdır.
  • Karakterlerle empati kur.
  • Halka açık mekanlarda takış. Gözlem yap ve somut ayrıntıları yaz, 5 duyuya hitap eden ayrıntılar, gördüğün, duyguduğun kokladığın vs…
  • Gerçeklerle ilgili konu bulup şiire dök: araba lastiği nasıl değiştirilir vs.. gibi.
  • Şairler hemen hemen her şeyi eleyerek sadeleştirme işinde başarılıdırlar.
  • Şairlerin kullandığı araçları (baş döndürücü imgeler, konsantre bir dil, metaforlar, ritm, hatta kafiye) kullanarak bir hikaye yaz.
  • Ailende/çevrende yaşanan bir olayı ele alıp şiirin bölümü haline getir.

g) Şüphe duymak

  • Gerçek bir roman yazarı olduğunu nasıl anlarsın?
  • Yazar, hayata ve etrafında olup bitene her zaman duyarlıdır. Ses, tat, kırpıntı, işitilen kelime,.. çevrenle ne kadar ahenk içindesin? Algıların ne kadar açık?
  • Yazar kendi başına kaldığında hayatı sorgulamadır, onu ayrıştırmalı ve hayatın sanata boyun eğmesini sağlamalıdır.
  • Yazarın görevi, bir şeyi alıp onu yirmi farklı şekilde sunmaktır.
  • Asıl olan yazabilmek değil, hissedebilmektir.
  • Cümlelerin ritmi olmalı. Yazdıklarında ezgi olmalı. Onları tekrar tekrar dinle ve demle..
  • Karakter analizi.. karakter oluşturma yöntemlerini kavra.
  • Karakter defteri tut.
  • Anlatma göster! Az diyalog. Gerekirse konuşsun karakterlerin. Tasvir ve diyalogların karakteri anlatsın.
  • Hava alanı, park, sınıf gibi kalabalık mekanlarda insanları gözlemleyerek karakter alıştırması yap. Karakter defterine bunları 3 boyutuyla yaz. (psikolojik =duygusal durum, zihni vs..,sosyolojik=diğer insanlarla ilişkileri vs.., fizyolojik=ses, mimik, ritm vs..)
  • Karakter oluşturmak için kullanılan araçlar:
    • Diyalog
    • Tasvir
  • Bir olayı 2 kerede bunları ayrı ayrı kullanarak yaz.
  • Tanık olduğun bir anlaşmazlık için sahne yaz.
  • Tasvir yöntemlerini araştır.
  • Biçimde yeniliğin peşinden koş. Yarı roman yarı şiir mesela.

h) hatırat notları

  • Woolf, ikinci anısının- sahile çarpan dalgaların sesi- onun için önemli olduğunu söyler.
    • Deniz kıyısında insanı bu kadar hüzünlendiren nedir?
    • Bu kadar suya hükmeden kim mesela benim için : )
  • Hayatınızdaki önemli bir olay veya evre ile ilgili kısa bir anı yazın, fakat hikayenizi şimdiki zamana bağlı tutun.
    • Örneğin şimdiki zamanda bahçeye adım attığınızda, çocukluğunuzda St.Ives’e yaptığınız ziyareti hatırlayın
  • Bir aktivite için duyduğun heyecanı, tutkuyu, bu tutkunun hayatını nasıl etkilediğini/değiştirdiğini, nasıl başladığını ve nasıl sona erdiğini anlat.

i) biyografi

  • Karakterin kişiliğini ortaya çıkaracağını inandığın önemli olay ve ayrıntıları not et. Karakterlerin biyografisini yaz.
  • Tanıdığın birini seç ve ona hayat uydur.
  • Metaforlar ve tasvir çok önemlidir.
  • “beyaz kanatlar yerine siyah bir cübbe giymiş kovulmuş bir koruyucu melek gibi önümde duran bu temiz ve müşfik beyefendi, hanımların sadece bir üniversite üyesi eşliğinde …”
  • Denemelerde keskin ve yoğun tasvirler kullan.
  • Sahibi hakkında bir şeyler keşfetmek için evcil hayvanları kullandığın bir karakter analizi üzerinde çalış.
    • –siz de kullan bu fikri.
  • Şu anki fikre hangi aşamalardan geçerek geldin bunu yaz.
    • Etrafındaki insanlarla ilişkin hangi duygu/durum ile başladı, şu an hangi durum ve duyguda bunu belirt.
  • Denemede kişisel bir ses oluşturmak için zorlanırsan, tanıdığın bir arkadaşına mektup yazar gibi yaz.
  • Yaşadığın süre boyunca dünya nasıl değişti düşün ve yaz.

j) Şiir notları

  • Şair, “defterinde gün batımının renklerini doğru olarak aktarmaya çalışan titiz bir karakter olmalıdır.”
    • Titiz kişi pek çok ufak detaylarla uğraşır.
  • Şiire nasıl başlayacağını bilmiyorsan gelişi güzel notlar al. Herhangi bir roman al, rastgele bir sayfa aç ve kulağına hoş gelen bir kelimeyi seç.
  • Defterinde soru listen olsun. X’in teması ne olurdu? Varlığın amacı ne? vs.. gibi. (benim tarzım zor bir durum problem yaratıp, karakterlere rastgele biyografi atayıp o durumu açmak)
  • Her satıra “bu yüzden, çünkü ” vs.. ile başlama. Ritmi bozar, okuyana yorgunluk verir.
  • Metafor bul. Mesela: “hayat on milyon parçadan oluşan bir yapbozdur”
  • 5 duyuyu kullan. Nesneler arasında bağdaşmaz gibi görünen ilişkileri keşfet.
  • Modern hayatı, bilgisayarı, mikroskobu öven şiirler yaz.
  • Çocukluğunda hatırladığın olay ve nesne, kişiler,yer, rüyaları not et.
    • Ananemin evinde rüya, balon at vs..
  • Şiirde karakter oluşturmak için monolog yaz.
    • Karakterler yoğunlaşmış ve sentezlenmiş olmalıdır.
  • Başka bir vücudu arzulayan kadın/erkek için şiir yaz.
  • Değişen bakış açılarını kullan
    • mısra=> kafede tanışma
    • mısra=> bekleyiş
    • mısra=>endişe vs.. gibi.
  • Başka gözlerden/kişiliklerden olayı anlat. Biçim alıştırmaları gibi…
    • A kadını B erkeğinin aşkını köpeğin gözünden anlat. Eşyaların gözünden anlat vs..
  • Kurguda akış değiştirici nesneler vardır: Mesela kahvede bir TV var diyelim. TV de haber yayınlansın. Habere göre kahvedekilerin muhabbeti değişiyor. Durum/duygular değişiyor.

 

Kurmaca notları

Başlangıç

  • Arkadaş grubu oluştur, beyin fırtınası
  • Yeni fikirler için okuma günlüğü tut. Kitap film haber betimlemeler vs.. ilginç bulduğun şeyleri buraya yaz.
  • Yazmaya başlarken her şeyi bilmen gerek diye bir zorunluluk yok. Karmaşa içinde başla. Belirsizlik yaratıcılığı körükler 😀
    • Karakter soru sorsun başlarken ya da sorunla karşı karşıya kalsın
    • Ya da bir olayın içinde olsun. Arkasından hareket getirecek bir sorun bu tabii.

Kurgu

  • Kurgu unsuru olarak zamanı kullan ve mesela hikaye 1 günlük sürede geçsin
  • Zihnindeki hikaye için geometrik bir şekil çiz.

Sahne

  • Bir insan sende bir sahne oluşturmasına neden olabilir. (Mesela Tevfik kovboy sahneleri oluşturuyor kafamda)
  • Kurgudaki iyi bir sahne okuyucunun olayı görmesini ve karakterlerin birbiriyle etkileşimini seyretmesini sağlar.
  • Anlatma göster! Sahne bunu sağlar.
  • Kaybolan ve bulunan bir eşya hakkında hikaye yaz. Kendini 3 sahne ile sınırla
    • Eşyanın kaybolduğunun fark edildiği an
    • Kayıp hakkında hissettiğin acı, kafa karışıklığı vs.. gösterdiğin an
    • Eşyanın bulunması ya da artık feragat etmen
  • Zamanı,mekanı, mimikleri diyalogları… sahnede etkin bir şekilde kullan.
  • Sahnenin
    • Her bir detayı anlatılabilir. (Dostoveyski)
    • Tek bir detayı anlatılabilir. (Turgenyev)

Gerilim

  • Gerilim hikayenin lokomotifidir, karakterleri canlandırır, ve hareket halinde tutar.
  • Gerilim yükselişi veya daha karmaşık hale gelmesi ile olaya ivme kazandırır.
  • Etrafındaki sorunların listesini yap. Toplumsal, çevresel, şahsi/bireysel sorunlar olabilir. Mesela ağaç katliamı, savaş, hep borç alan ve ödeyemeyen adam, peşine takılan köpek..
  • Her çatışma sonuçlanmadan hangi aşamalardan geçer, nasıl kötüleşir göster!!!
    • Borç-> Nefret- > Kin –> Cinayet gibi…
  • Listeden bir maddeyi seç, aşamalarını çıkar ve sonuçlandır. Hikayele.
  • Gerilimi anlamak için karakterlerin isteklerini ve bunların gerçekleşmesine engel olan şey açısından düşün/bak. Mesela bakkal para kazanmak ister ama müşteri hep borca aldığı için bunu yapamaz, borçlu müşteri buna engel olur.)
  • Gerilim ve karakter iç içedir. Bunu görmek için 2 farklı karakterin aynı durumda ne yapacağını düşün/ne yaptığına bak.
    • İstanbul’a gitmek isteyen çocuk
    • İstanbul’a gitmek isteyen fakat uçaktan korkan çocuk
    • İstanbul’a gitmek isteyen fakat yolculuk sevmeyen çocuk
  • Dramatik bir şekilde birbirleriyle çelişen arzulara sahip iki arkadaş hakkında bir sahne yaz.

Karakterler

  • Zengin karakter oluşturmak için:
    • İç ses: karakterlerin iç dünyası, düşüncesi, anıları, korkuları, arzuları, aşkları vs..
    • Tasvirler: karakterlerin nasıl göründüğü, başka karakterlerin bu karakterler hakkında yaptığı yorumlar
    • Eylemler:karakterin davranışı sözlerden daha çok şey ifade eder.
    • Mekanlar: bir karakterin odasının nasıl göründüğü bize onun hakkında fikir verir.
    • Başkalarının düşünceleri: başkalarının düşünceleri o karaktere boyut ve derinlik katar. John Wick filminde herkesin John’u anlatması gibi..

Alıştırmalar

  1. Anne-kız, baba-oğul bir şeyler yapsınlar ve sen bunu anlat
  2. A karakteri B yi anlatsın
  3. Karakter gelişimini bir nitelikler listesi yardımıyla ilerlet/takip et.
    1. Gamsız, spontane, telaşlı, cimri.
    2. Her nitelik için 3 eylem bul: mesela cimri: bahşiş bırakmaz, her gün aynı kıyafeti giyer, arkadaşlarına borç vermez fln..

(karakterin psikolojik durumuna karşılık gelen günlük rutinlerin keşfi)

  1. İki karakteri olan bir taslak yaz. Yukarıdaki gibi olsun ama. Onların davranışlarından niteliklerini(psikolojik durumlarını anlayalım)
  2. Karakterleri karmaşık ve derinlikli yapan bir diğer unsur da kendisinde barındırdığı zıtlıklarıdır. Bunun için söyledikleri yaptıkları çelişsin.
  3. Karakterlerin anıları da derinlik katar.
  4. Karakterlerin beklenmedik bir unsuru ifşa etmek için mekanlar bul, tanımla. Ev ofis vs.. Şaşırtıcı şeyler yapsınlar burada
  5. Ölülerin hayaletini gören bir karakter hakkında bir şeyler yaz.
  6. Ana karakteri fiziksel olarak tersine çevir. Mesela erkekken kadın yap onu.
  7. İkincil karakterler bul.
  8. Karakterlere tercihler arasında gel-gitler yaşat.

Bakış Açısı ve Anlatım

  • Birinci tekil şahıs, ana unsuru anlamamış, hikayeyi yanlış yönlendirmiş ya da yanlış bilgiye sahip birisi olmuş olsun.
  • Araya giren anlatıcının imkanlarını anlamak için, hikayesini anlatamamak üzerine sürekli yorum yapan bir anlatıcı kullandığınız bir taslak yaz. (mr nobody gibi)
  • Üçüncü şahıs anlatıcıyı tecrübe etmenin bir yolu, basit diyaloglar dizini ile başlamak. “… dedi. Diğeri de : … diye karşılık verdi.”
  • Mutsuz bir insan hakkında taslak yaz. Onu bir kadının gözünden anlat. Mutsuz sevmeyen bir adam.. Sonra onu başka bir mutsuz adam gözünden anlat. Sonra da Tarafsız anlat.
  • Bir grup hakkında yabancı bir kimsenin bakış açısıyla yaz. (empatinin geliştir kısacası)
  • Diğerinin bakış açısıyla yazmak için öncelikle onlar gibi düşünmelisin. (diğer felsefesi->Levinas)

Zaman ve Mekan

  • Woolf, sadece mekanların tasvirini yapmakla kalmaz, ayrıca bu mekanları karakterlerin duygu düşünce ve mizacına göre şekillendirirdi.
  • Okurun sadece karakterlerin iç dünyasına değil yaşadığı şehre de nüfus etmelerini sağlayın.

Diyalog

  • Söylenin küçücük şeyler, duygu ve düşüncenin derinliklerini yansıtmalıdır
  • Tam cümleler yerine eksiltili, kesik cümleler kullan.
  • Diyaloğun amacı: karakterin ağzından çıkan her kelimenin kişiliği ortaya çıkarmak, gerilim yaratmak, bilgi sağlamak veya hikayeyi daha ileriye taşımak gibi bir işlevi olmalıdır.
  • İma edilen ile söylenenin çelişmesi
  • Karakterin kelime seçimi eğitim, üslup , yaş, doğum yeri, cinsiyet … hakkında bilgi verir.
  • Eskiden birbirine düşkün iki aşık insan arasında geçen bir diyalog yaz.

 

john zerzan – sessizlik

February 3, 2016

alıntıdır.

Sessizlik, “başka bir şeyin salt yokluğu” değildir.” Gerçekte, özlemlerimiz o boyuta doğru, çıkarım ve çağrışımlarına döner. Sessizlik yakarışlarının ötesinde algısal ve kültürel bir yeni başlangıç dileği yatar.

Sessizlik, değişik derecelere kadar bir soyutlanma aracı olmaya alışıktır. Artık, bugünün dünyasını boş ve ayrışık kılmaya çalışan, sessizliğin yokluğudur. Kaynakları gasp edilmiş ve kurutulmuştur. Makine, küresel olarak uygun adım ilerliyor ve sessizlik, gürültünün henüz nüfuz etmediği, önemini kaybeden bir yerdir.

Uygarlık, rahatsız edici sessizlikleri gizlemek için tasarlanmış bir gürültü komplosudur. Sessizliğe saygı gösteren Wittgenstein, sessizlik ile ilişkimizin kaybını anladı. Sessiz olmayan şimdiki zaman, uçucu dikkat anları, eleştirel düşüncenin aşınması, ve derinden hissedilmiş deneyimler için azalmış bir yetenek zamanıdır. Sessizlik, karanlık gibi, edinilmesi zordur; fakat zihin ve ruh onun desteğine gerek duyar.

Kuşkusuz sessizliğin pek çok ve çeşitli tarafları vardır. Çoğu kez ilişkili durumlar olan korkunun, kederin, uyumun, karmaşanın maruz kalınan veya gönüllü sessizlikleri (örn. AIDS-farkındalığı “Sessizlik=Ölüm” formülasyonu) vardır. Ve Rachel Carson’un Sessiz Bahar‘ında belgelendiği gibi, doğa devamlı olarak susturulmuştur. Doğa tam olarak susturulamaz, yine de, bazılarının neden onun yok edilmek zorunda olduğunu hissettiklerini açıklamada belki de çok ilerilere gider. “Doğanın, kendi doğamızı da içeren, susturulması yaşanmıştır,” sonucunu çıkardı Heidegger, ve bu sessizliğin, sessizlik olarak, konuşmasına izin vermemiz gerekir. Hâlâ oldukça sık konuşur, buna karşın, kelimelerden daha sesli konuşur.

İnsanların kurtuluşu, doğal dünya yeniden ortaya çıkmadan olmayacaktır, ve sessizlik bu iddiaya oldukça uygundur. Evrenin büyük sessizliği, Romalı Lucretius’un MÖ 1. yüzyılda üzerine düşündüğü sessiz bir huşuyu doğurur: “Her şeyden önce, gökyüzünün temiz, saf rengini, ve kapsadığı her şeyi düşün: yıldızlar heryerde geziniyor, ay, güneş ve eşsiz parlaklığıyla ışığı. Eğer tüm bu cisimler bugün ilk kez insanlara görünseydi, eğer bir anda ve beklenmedik bir şekilde gözlerine görünselerdi, kişi bu bütünlükten daha olağanüstü olabilecek neyden bahsedebilirdi ki, ve insan hayal gücünün daha azını tasavvur etmeye cüret edeceği kimin var oluşudur?”

Gerçeğe dönersek, tabiat sessizlikler ile doldurulur. Mevsimlerin birbirini izleyişi sessizliğin ritmidir; geceleri, günümüzde çok daha az olsa da, gezegen üzerine sessizlik çöker. Tabiatın parçaları büyük bir sessizlik kaynağını andırır. Max Picard’ın tanımı neredeyse bir şiirdir: “Orman, sessizliğin ince, yavaş bir akıntıya damlamanın, ve parlaklığı ile havayı doldurmanın dışında büyük bir sessizlik kaynağı gibidir. Dağ, göl, tarlalar, gökyüzü – hepsi sessizliklerini insanların kentlerindeki şeylerin üzerine boşaltmak için bir işaret bekliyor gibidirler.”

Sessizlik, “başka bir şeyin salt yokluğu” değildir.” Gerçekte, özlemlerimiz o boyuta doğru, çıkarım ve çağrışımlarına döner. Sessizlik yakarışlarının ötesinde algısal ve kültürel bir yeni başlangıç dileği yatar.

Zen “sessizliğin asla değişime uğramadığını” öğretir. Ancak odağımız, geç modernliğin evrenselleştirici mekânsızlığından vazgeçersek arttırılabilir. Sessizlik hiç şüphe yok ki, kültürel olarak kendine özgüdür, ve bu yüzden çeşitli şekillerde deneyimlenir. Buna rağmen, Picard’ın dediği gibi, “tüm şeylerin özgün esası” ile bizleri karşı karşıya getirebilir ve nesneleri doğrudan doğruya bizlere tanıtabilir. Sessizlik en başta gelir, varlığı kendisine çağırır; bu yüzden, kökene bir bağlantıdır.

Endüstriyel temelli teknosferde, Makine sükûneti kovmakta hemen hemen başarılı olmuştur. Sessizliğin doğal tarihine bu tehlike altındaki türler için gerek duyulur. Modernlik sağır eder. Gürültü, teknoloji gibi, asla geri adım atmamalıdır – ve asla geri adım atmaz.

Picard için, hiçbir şey sessizliğin kaybı kadar insan karakterini değiştirmemiştir. Thoreau, sessizlik için “bozulamaz sığınağımız”, savunulmak zorunda olan zaruri bir barınak der. Sessizlik, montaj sesine karşı gereklidir. Çıkarcı kitle kültürünce, kendisinden ayrı olduğundan kesinlikle bir direnme aracı olan sessizlikten korkulur, çünkü o bu dünyaya ait değildir. Yine de sessizlik fonuna karşın pek çok şey duyulabilir; bu yüzden bir yol açılır, otonomi ve tahayyül için bir yol.

Jean-Luc Nancy, “duyular sessizlikte açılır,” yazmıştı. Dünyadan ayrılmaz biçimde, kişinin sessiz özünde, bedensel olarak ele alınır ve bedensel olarak deneyimlenir. Azimle ruhumuzu bedenimizden ayırmaya çalışan damga makinelerinden uzakta nitel bir adım olan somut halimizi öne çıkarabilir. Sessizlik, kendimizi toplumdaki egemen, bağımlılık yapıcı, başıboş bilgi hastalığı öbeğinden çözmede büyük bir yardımcı olabilir. Bize, kendimizi ortaya koyacağımız, kim olduğumuz ile ciddi bir şekilde ilgileneceğimiz bir yer verir. Gittikçe ince, düzleşmiş bir teknosferde dünyanın gerçek derinliğine hazır.

Sessizlik ile karşılaştırıldığında felsefenin şöhreti sönüktür, genel başarısızlığı için herhangi iyi bir ölçü. Aristotle sessiz olmanın mide gazına sebep olduğunu iddia ederken, Socrates, sessizliği bir saçmalık alanı olarak suçladı. Aynı zamanda, oysa, Raoul Mortley klasik Yunanistan’da “kelimelerin kullanımıyla büyüyen bir hoşnutsuzluk”, “sessizliğin dilinde muazzam bir artış” görebildi.

Çok daha sonra, Pascal, “evrenin sessizliği” tarafından dehşete düşürüldü ve Hegel konuşulamayan şeyin tamamen yanlış olduğunu, sessizliğin üstesinden gelinmesi gereken bir kusur olduğunu açıkça belirtti. Schopenhauer ve Nietzsche, her ikisi de, diğerleri arasında, sessizlik karşıtı Hegel’den ayrılarak, tek başınalığın ön gereksinim duyulan değerini vurguladılar.

Horkheimer ve Adorno’nun Odysseus ve Deniz Kızları (Homer’ın Odyssey’inden bir bölüm) üzerine haklı olarak çok iyi bilinen bir yorum vardır. Deniz kızlarının Odysseus’u yolculuğundan caydırma çabalarını, baskıcı uygarlığın güçlerini durdurmaya çalışan Eros’un çabalarıymış gibi betimlediler. Kafka, sessizliğin şarkı söylemekten çok daha karşı konulamaz bir araç olduğunu hissetti.

Herbet Spiegelberg’e göre, “olaybilimi sessizlikte başlar.” Olguyu veya nesneleri bir şekilde ilk sıraya, fikir oluşmasıyla ilgili yorumlardan önceye koymak, olaybilimin kurucu kavramıydı. Veya Heidegger’in kabul ettiği gibi, kavramsal olandan daha derin ve daha özenli bir düşünce vardır, ve bunun bir parçası, sessizlik ve anlayış arasında başlangıçta var olan bir bağ içerir. Postmodernizm, ve bilhassa Derrida, örneğin konuşmadaki sessizlik boşluklarının anlam ve güç engeli olduklarını ileri sürerek, dilin yetersizliğinin yaygın farkındalığını reddeder. Aslında, Derrida, sessizliği düşüncenin nihilist bir düşmanı olarak suçlayarak, “ilkel ve önmantıksal sessizliğin şiddetini” sertçe kınar. Bu gibi gayretli antipati, Derrida’nın var oluş ve zarafete olan sağırlığını, ve sessizliğin, sembolik olanın herşey demek olduğu birisi için yarattığı tehdidi gösterir. Wittgenstein, kendisi söylenemez birşeyin söylenebilir herşeyin içine işlediğini kavradı. Bu, Tractatus Logico-Philosophicus’da yazdığı en iyi bilinen satırının manasıdır: “İnsan üzerine konuşamayacağı şeye dair sessiz kalmalı.”

Sessizlik, burada ve şimdi, şeyleştirme olmadan, ele alınabilir mi? Bence, bilmenin açık, kuvvetlendirici bir yolu üretken bir durum olabilir. Sessizlik aynı zamanda bir korku boyutu, cinnet ve intiharın keder-çifti olabilir. Gerçekte, sessizliği cisimleştirmek, onu yaşamayan bir şey içinde dondurmak oldukça zordur. Zaman zaman sorguladığımız gerçeklik suskundur; sükûnet derinliğinin göstergesi sessizliği ortaya koyar mı? Şaşkınlık cevapları en iyi şekilde veren soru olabilir, sessizce ve derinden.

Mark Rothko, “Sessizlik oldukça kesindir,” demişti, yıllarca ilgimi çekmiş bir cümle. Parçası olduğumuz şeyin, ve onu yok etmek için kaç yol olduğu genel algısını atlayan kimi detayları dile getirmek için, çoğu kez sessizliği dağıtırız. 1993 Antartika kışında, Richard Byrd şöyle yazdı: “4PM’de günlük yürüyüşümü yaptım…sessizliği dinlemek için durdum…gün ölüyordu, gece doğmak üzereydi – büyük bir huzurla. Burada kâinatın tahmini imkansız süreçleri ve güçleri bulunur, ahenkli ve sessiz.” Yaşayan doğanın derinlikleri ve gizemleri yoluyla, sessizlikte ne kadar çok şey gözler önüne serilir. Annie Dillard ayrıca gürültüye nefis bir tepki verir: “Belirli bir noktada ormana, denize, dağlara, dünyaya, Şimdi hazırım, dersin. Şimdi duracağım ve tamamen dikkatli olacağım. Kendini boşaltır ve beklersin, dinleyerek.”

Sessizlik yoluyla ulaşılabilir olan yalnızca doğal dünya değildir. Cioran, “tüm nesnelerin, yalnızca tam bir sessizlikte çözebileceğimiz bir dile sahip oldukları” sonucuna vararak, eşyanın sessizliğindeki sırlara işaret etti. David Michael Levin’in The Body’s Recollection of Being eseri “beden yoluyla düşünmeyi öğrenmemizi” öğütler, “bedensel olarak hissettiğimiz deneyimi sessizlikte dinlemeliyiz.” Ve kişiler arası alanda, sessizlik empati ve anlaşılmanın bir sonucudur, kelimeler olmadan çok daha derinden.

Amerikan Yerlileri her zaman sessizliğe ve doğrudan deneyime büyük değer vermişlerdir, ve genelde yerli kültürlerinde, sessizlik saygı ve kendini geri planda tutmaya işaret eder. Kişinin yaşam yolu ve amacını keşfetmek için oruç tutarak ve dünyaya yakınlıkla tek başına geçirdiği süre olan Görü Arayışının merkezindedir. Inuit Norman Hallendy, inuinaqtuk denilen sessiz farkındalık durumuna rüya görmeden daha fazla irfan ayırır. Sessizlik avda başarı için gerekliyken, yerli şifacılar çoğu kez sessizliği dinginlik ve umut için bir yardımcı olarak vurgularlar. Bu dikkat ve sükûnet gereksinimleri, yerlilerce sessizliğin değerinin bilinmesinin ana kaynakları olabilmiştir.

Sembolik olan hem sessizliğe hem de var oluşa gölge düşürmeden önce, sessizlik var oluşa ve özgün topluluğa kadar geri uzanır. Levinas’ın her zaman sessizliği susturmaya ve onu sembolik yapıların yersiz oluşlarıyla değiştirmeye çalışan, “temsilin birliği” dediği şeyden daha önce gelir. Sessizlik kelimesinin Latince kökeni, silere, hiçbirşey söylememek ise, sinere, bir yerde olmaya izin verme ile ilişkilidir. Dilin çok kez ve önemli bir şekilde, sessizliğe düştüğü bu yerlere çekiliriz. Daha sonra, Heidegger’in önemli referans noktalarından biri olan Hölderlin’in özellikle Late Hymns’de yaptığı gibi, Heidegger de sessizliğin âlemini takdir etti. Hölderlin’in oldukça güçlü bir şekilde ifade ettiği doyumsuz özlem, yalnızca özgün, sessiz bir bütünlüğe bağlı olmaz, aynı zamanda dilin her zaman kaynağını kayıp kabul ettiği büyüyen anlayışa da bağlıdır.

Bir buçuk yüzyıl sonra, Samuel Beckett, sessizliği dile bir alternatif olarak kullandı. Krapp’ın Last Tape‘inde ve başka yerlerde, tüm dilin bir dil aşırılığı olduğu fikri fazlasıyla öneridedir. Beckett, “semboller ormanında” asla sükunet olmadığından şikayet eder, ve dilin örtüsünü yararak sessizliğe geçmeyi arzu eder. Northrup Frye, Beckett’in “sessizliğin yeniden kurulmasından başka hiçbir şeye bağlı olmama” çalışmasının amacına ulaştı.”

En somutlaştırılmış, bu-dünyaya-sahip-çıkan özlerimiz, dilin, ve aslında temsil tasarısının başarısızlığının sınırlarını en iyi şekilde fark ederler. Bu durumda en kolayı dilin tükenmişliğini, ve her zaman dolaysızlıktan bir kelime uzakta olduğumuz gerçeğini anlamaktır. Kafka, baskı mengenesinin bir işkence aleti olarak iki rolü birden oynadığı Ceza Sömürgesinde bunu ele aldı. Thoreau için, “en doğru toplum her zaman tek başınalığa daha da yaklaştığından, aynı şekilde en mükemmel konuşma da en sonunda sessizliğe düşer.” Aksine, kitle toplumu otonomi olasılığını tıpkı sessizliği önlediği gibi uzaklaştırır.

Hölderlin, dilin bizi zaman içerisine çektiğini düşündü, ancak sessizlik buna direnir. Zaman sessizlikte artar; akmıyor, ancak katlanıyor görünür. Çeşitli geçicilikler engellerini kaybetmeye yakın görünürler; geçmiş, şimdi, gelecek daha az bölünmüştür. Ancak sessizlik değişken bir dokudur, bir tekdüzelik veya bir soyutlama değildir. Niceliği hiçbir zaman kapsamından uzakta değildir, tıpkı dolaylı olmayanın sahası gibi. Çok uzun süredir bir yabancılaşma ölçüsü olmuş olan zamandan farklı olarak, sessizlik uzamsallaştırılamaz veya bir değiş tokuş ortamına dönüştürülemez. Bu, sessizliğin, zamanın devamlılığından neden bir sığınmacı olabileceğini açıklar. Gurnemanz, Wagner’in Parsifal’inin açılışına yakın, “Burada zaman uzam olur” diyerek şarkı söyler. Sessizlik, egemenliğin bu başlıca dinamiğinden kaçınır.

İşte buradayız, sessizlik ve çok daha fazlasına yaptığı çeşitli saldırılarında bizleri derinden rahatsız eden, bizleri içine alarak ortadan kaldıran Makine ile birlikte. Kuzey Amerikalıların kendiliğinden mırıldandığı veya şarkı söylediği nota B- naturaldir, saniyede 60 devirli alternatif akım elektriğimizin yerini tutan nota. (Avrupa’da, kıtanın saniyede 50 devirli AC elektriğine uyarak G-diyez “doğal olarak” söylenir. Küreselleşen, homojenleştirilen Gürültü Bölgesinde, yakında daha da uyum sağlayabiliriz. Pico Ayer, “hepsi birlikte yüz aksanda aynı şarkıyı söyleyen büyüyen bir dünya algım” diye adlandırır.

Standardizasyon uğultusuna, onun bilgi-gürültüsüne ve sinir bozucu, yüzey “iletişim” yöntemlerinin reddine gerek duyuyoruz. Her gayri-mekâna itilerek, gayri-sessizliğin amansız, sömürgeleştirici delinebilirliğine hayır. Artan gürültü, desibel artışlarıyla ve kirlenmeye yol açan erimleriyle, alçaltıcı kitle dünyasını ölçer – Don DeLillo’nun Beyaz Gürültüsü.

Sessizlik bunun hepsine bir sitemdir, ve kendimizi yeniden oluşturmak için bir bölge. Doğada toplanır ve değer düşürmeye son verecek savaşlar için kendimizi toplamamıza yardım edebilir. Direnişin güçlü bir aracı, başkaldırının önünde gidebilen duyulmayan bir nota olarak sessizlik. Köle efendilerinin en çok korktuğu şeydi. Çeşitli Asya ruhsal geleneklerinde, sessizliğe adanan, muni, en büyük kapasite ve bağımsızlığın kişisidir – aydınlanma için herhangi bir ustaya gerek duymayan biri.

En derin tutkular sessizce ve derinliklerde beslenir. Ölü için saygı en belirgin şekilde başka nasıl ifade edilir, yoğun sevgi en iyi biçimde başka nasıl iletilir, en derin düşüncelerimiz ve görülerimiz başka nasıl deneyimlenir, bozulmamış dünyanın en doğrudan başka nasıl zevkine varılır? Kederden muzdârip bu dünyada, Max Horkheimer’e göre, keder yüzünden “daha masum oluruz”. Ve belkide sessizliğe daha açık – rahatlık, müttefik ve sığınak olarak.

John Zerzan

Aralık 2007

ilk çağ felsefesi

October 30, 2015

şimdiden 2600 yıl önce yaşamış thales, yeryüzünün suda yüzdüğünü söylemiş. ondan 260 yıl sonra gelen aristo ise toprağın sudan ağır ve bunun imkansız olduğunu ispatlamış.

28 ekim 2015.
üsküdar’a vapur yanaştı.

iki fotoğraf

September 6, 2015

henri cartier

Yukarıdaki fotoğraf henri cartier’e  aittir. En sevdiklerimden birisi. Sembollerle dolu: yaşamı temsil eden çocuklar, doğum-yaşam-ölüm döngüsünü gösteren çember, ölümü hatırlatan bir cenaze arabası. Cenaze arabası bu dünyadan giderken, çocuklar koşarak geliyorlar. Yaşamın ve ölümün yönleri farklıdır diyor bize henri cartier. Çocuklar aşağı doğru koşup o fotoğraftan çıktıkları an, belki de bir müddet sonra,belki yıllar sonra cenaze arabasıyla yukarıya giderek fotoğrafa tekrardan dahil olacaklar. Onlar giderken, başka çocuklar gelecek..

 

aylan

Aylan’ın fotoğrafı. Anladığım tek şey; içi hayat dolu olan deniz, kıyısına vardığında yaşamı tüketiyor – o kıyıda insanlık yaşamıyorsa – …

rodrigo

March 2, 2015

Müzik eserleri şiir, hikaye ya da roman gibi parçalara ayrılıp incelenemez. Çünkü onların ne “kelime”ler gibi ne de “cümle”ler gibi anlam yüklü birimleri vardır. Eserin kendisi anlamı bir bütün olarak yansıtır. Durum böyle olunca parçalara ayrılıp incelenmesi gereken şey müziğin karşısında olan insandır, insanın bilincidir.

Rodrigo insan bedeninin zamansal parçalara ayrılmasını anlatır. Bu parçalanışta zamanın ölçü birimi ne saattir, ne dakikadır, ne de yıllardır. Sadece ve sadece gitar tellerindeki seslerin bedene ne derece çarptığıdır. Her çarpışın şiddetiyle zamanı ancak ölçebiliyoruz.

I ) Doğum ve Çocukluk (00:00 – 03:00 dakika)
Parçalanmak için varolmak gerekir. Doğum insanın parçalanmaya merhabasıdır. Flüt insanın doğumunu, gitarın sıradan tekrarını örtbas etmek için, gitarın bir kaç tel vuruşu süresince haber verir. Vakti gelip çekildiğinde flüt, doğan insanın çocuk olduğunu söyler gitar artık.

II ) Ergenlik ve Büyümek (03:00 – 9:59 dakika)
Kendini tekrar eden sert sesiyle dahil olan keman, ergen bedeninin çocukluğa karşı çıkışıdır.Keman, filizlenmek için kendini o ana kadar var eden kabuğunu kıracak tohumdur. Ardı ardına yükselişlerden sonra bir anda biten keman ve flüt birlikteliği, yerini insan bedeninin yol göstericisi, zamanın kendisi olan gitara bırakır. Teller arasında dolaşılarak bu yolun devinimi aranır. Ve… Nihayet bulunmuştır. Tüm arayışların, kaybedişlerin ve savaşların burukluğu bir ses olarak yansır bilince: Ağlayan keman ve flüt. Gitar aradan çekilmiştir.

III ) Olgunluk (10 – 10:29 dakika)
Aradan çekilen gitar, yeni bir biçim önerisiyle dönmüştür buruklukların bedenine. Sakin sakin fısıldar bu biçimi: “Ölü denizde rotasız bir gemisin artık” der ve gider tekrardan.
Yanaşılacak sahil var mıdır ki rotasız gemiler için?

IV ) Hayat Olmayana Doğru (10.30 – 10.48 dakika)
Son kez geri döndüğünde gitar, tellerinden dökülen eski zamanların devinimlerinin izidir artık. Sesler birbirinden de uzaklaşır, yavaşça gitardan da uzaklaşırken.Anlaşılan rotasız gemi bir daha ayrılamayacağı o sahile yaklaşmıştır.

şimdi gitar konuşsun..

felsefede kendi sesini bulmak üzerine

January 12, 2015

felsefe-sanat ve bilim arasındaki sınırları, ayrımları, hangisinin nerede başlayıp diğerinin nerede bittiğini açıklayan en güzel örnek ne olabilir? uzun zamandır kafamı meşgul eden sorulardan birisidir kendisi. peki niye önemli ki benim için bu sorun? tek bir cevabı var: “felsefede kendi sesimi bulmak” istemem. daha önce gidilmiş yollardan gitmemek; bu yollara yan yollar açmamak; binilen araçlara binmemek tekrardan aynı duraklarda durmamak için.

en güzel örnek olarak şöyle kurgusal bir şey önerebilirim. modern bilimi, adem’in cennetten kovuluşunu,sözde teknolojik devrimin simgesi olan elma.. bu elmanın bir ağaçtan yere düşüşü.

bir elma neden ağaçtan yere düşer?” sorusu peşinden bilim koşar. bunun cevabı için kendisine ağaç, elma, ölçüm cihazları .. ve bir de bu soruya cevap olabilmesi için yer çekimi gereklidir.

bir elma bir ağaçtan yere nasıl düşer?” sorusu peşinden ise sanat koşar. bunun cevabı için soruyu soran kişinin yeteneğine bağlı olarak ya kağıt-kalem, ya kamera, ya renkler/çizgiler ya da nota .. gerekir. elmanın yere düşüşünün izlemini, hayali ya da kurgusu bir sembol (ki sanatın olayı bence sembol üretmedir. bu sembol bir bütün olarak ele alınabilen şarkı, beste, tablo, film gibi şeylerdir) aracılığıyla anlatılır.

felsefenin bu noktada sorusu nedir peki?

bir elma bir ağaçtan ne için yere düşer?
bu soruya cevap verebilecek 2 cepheden birisidir felsefe (diğer cephe ise dindir). felsefenin bu soruyu cevaplayabilmesi için düşünenin elma olması gerekir, toprak olması gerekir, ağaç olması gerekir, hava olması gerekir, su olması gerekir; aç bir hayvan, küçük bir çocuk, o ağacın yanından geçen derviş, elmanın içindeki kurt olması gerekir… izlenimlerin, kurguların, hayal gücünün, nesnelliğin, öznelliğin aşılmasıdır felsefe.
eşya üzerine başka bir konuşma,düşünme ve eylem biçimidir.

godot’yu beklerken – waiting for godot

December 30, 2014

Mekan: Bir köy yolu. Bir ağaç. Akşam.
Nasıl ki dünyaya gelirken bir şeyimiz yok, beklerken de hiç bir şeye sahip değiliz.

Gogo :
– Yapacak bir şey yok.
Didi :
– Ben de bunu düşünüyordum… İşte yine birlikteyiz. Hadi bunu kutlayalım. Kutlayalım… Ama nasıl?

Daha ilk anda karşımızı çıkan derin ve vurucu bir diyalog Gogo ve Didi arasında geçen. Hayatları baştan aşağı aynı etki ve tepkilerle örülü – işte yine birlikteyiz -; yapacak bir şey bulamayan – ya da yapılacak her şeyi anlamsız bulan –  ve de bir eylemin ne anlama geldiğini bilmeyen – kutlama ama nasıl? – eylemi olduran şeyi bilmeyen insanlar.

Didi, kendisinin de emin olamadığı geçmişi ve kavrayamadığı şimdiyi hafızasında tutan bir karakter olarak çıkar karşımıza. Gogo ise biyolojik ihtiyaçlarını bedeninin kendisine hatırlatmasını saymazsak, geçmişe dair hiç bir anıya sahip değildir. Bir bekleyişte en çok ihtiyaç duyulan şeylerden birisi olan hafıza, Gogo’da işlevini yerine getiremiyor; Didi’de ise bulanıklaşıyor. Böylece geçmişin analizi yapılamadığı gibi, geleceğe dair bir plan da sunulamıyor. Hatırlanan tek şey ne olduğu, nasıl olacağı, ne zaman olacağı pek de bilinmeyen gelecek zamanlı bir buluşma: bir bekleyiş. Şimdiye bağlı olan, belki sonsuza kadar sürecek bir bekleyiş : “Godot’yu beklerken”

Bu bekleyişte ne eksik ? Ya da ne tam ? Anılar eksik. Planlar, ne beklendiğinin bilinmemesi, bekleyişin ne kadar süreceği… Yaşanan anların hafızalardaki eksikliğinden olsa gerek yaşadıklarından da emin değiller. Hatta yol üzerindeki ağacın yaşadığından bile.

Vakit geçirmek için Didi’nin anlattığı hikaye her ne kadar umut verici olsa da Gogo için, yine de gitmek ister:
– Umut verici bir hikaye. Hadi gidelim.
Didi:
– Hayır gidemeyiz.
Gogo:
– Neden?
Didi:
– Çünkü Godot’yu bekliyoruz.

Yarılanmak üzere olan başka bir hikayede yine aynı soruyu sorar Gogo:
– Şimdi ne yapıyoruz?
Didi:
– Godot’yu bekliyoruz.

Beklerken intihar olayını konuşurlar. Ama intihar da edemezler. İpleri yok. Hem ağaç taşımaz Gogo’yu. Çok ağır çünkü. Umut yine belirsiz bir geleceğe, geleceği belli olmayan, Godot’ya bağlanır. Devam eder bekleyiş. Didi, Godot’yu hatırlamaya çalışır, onla ne konuştuklarını… Aslında tam da hatırlayamaz da. İsminin “Godot” olmasından bile şüpheye düştükten sonra “İnsanın özü değişmez” yargısına varır. Hafıza kusurunun yanında, hayata karşı değişmezliklerini de dile getirmiş olur böylece Didi.

İpleri efendisinin elinde olan bir uşak görülür ilkin:Lucy. Arkasında ise onu kırbaçlayan efendisi: Pazzo.
Pazzo uşağını “kötü huylu” ve “yabancıları sevmeyen” bir insan olarak tanıtır. Kendisi dışındaki insanları uşağı için yabancı ilan ediyor Pazzo. Uşak sadece komutlardan anlıyor, onun hafızası da sadece komutları tutuyor anlayıp tepki vermek için. Lucy rutin şekilde emir alıp işleyen, tek bekleyişi “başka bir emir” olan bir insan tipi olarak çıkıyor karşımıza.

Uşak kendi hareketini emir almaya; efendi emir vermeye; Didi ve Gogo ise Godot’ya bağlamıştır. Hareket..? Yaşamak mı diyelim yoksa?

Uşağını ve kendisini tanıttıktan sonra, Pazzo,  Lucy’i panayırda satmak için yola çıktıklarını belirtir. Bu sırada Didi’den Pazzo’yu Godot’ya benzettiğini öğreniyoruz. Fakat Pazzo, Godot olmadığını söylüyor. Az sonra Didi bir an gitmeyi getirir aklına. Ama Pazzo hatırlatır kendisine birisini -Godot’yu- beklediğini. Zaten bu hatırlatma işi Gogo’dan da beklenemezdi. Gogo anını bile hatırlamaktan aciz.

Lucy’nin neden hep yükleri elinde tuttuğu merak konusu olur. Pazzo’nun cevabı ilginçtir. Lucy’nin kendisini etkilemeye çalıştığını belirtir sanki köle sıkıntısı çekecekmiş gibi, sanki Lucy’yi sonsuza kadar yanında tutacakmış gibi üstüne üstelik. Ama bir şeyi de belirtir Pazzo: “Lucy olmasa kendisini “ağa dolanmış balık” gibi hissederim”.

Pazzo geceyi, alaca karanlığı anlatır sonra der ki: “eğer insan ne beklediğini biliyorsa, endişe etmesine gerek yoktur. İnsan sadece bekler, alışageldiği gibi”. Pazzo, sonrasında, uşağının eskiden ne kadar yetenekli olduğunu anlatır Gogo ve Didi’ye. Dans edermiş.. Düşünürmüş… Konuşurmuş.. Artık bu yetenekleri kalmadığı için onu panayırda satacağını belirtir. Gogo ve Didi, Lucy’nin düşünmesini isterler. Daha önce yere düşen şapkasının başına takılmasıyla Lucy düşünmeye başlar. Lucy’nin düşüncesinde abuk sabuk isimli bilim adamları, araştırma kuruluşları, henüz bitmeyen araştırma projeleri vardır. Lucy’nin konuşmasında bilimin, insana anlam vermeye çalışmasının anlamsızlığı var. “Anlama”eylemi zamana bırakılmıştır. “İnsan, dışkılama ve beslenme edimlerinden dolayı eriyip gitmektedir, gözlemlenen gelişmelere karşı da zayıflamaktadır. Fakat insan bu eriyip gitmeye,bu zayıflamaya yanıt verecektir.”

Tüm bu konuşmalardan sonra bayılan uşağı uyandırmak için Gogo ve Didi yardımcı olur. Onu kollarından tutarak ayağa kaldırırlar. Pazzo da uşağın ellerine yükleri tutuşturur, onu uyandırır. Pazzo’nun Lucy’inin köle olduğunun bilinciyle uyanmasını istemektedir. Eğer böyle yapmasaydı Pazzo, Lucy onun kölesi olur muydu acaba ? Uykudan nasıl uyandığımızın, kendimizi bilmemiz açısından ne derece önemli olduğunu sorgulanmalıdır.

Lucy kendisine geldikten sonra oradan ayrılır efendisiyle.

Didi:
– Bu arada vakit geçti.
Gogo:
– Öyle ya da böyle geçecekti zaten.
Didi:
– Evet ama bu kadar çabuk  geçmezdi.
Gogo:
– Gidelim.
Didi:
– Gidemeyiz.
Gogo:
– Neden?
Didi:
– Godot’yu bekliyoruz.

Didi, Pazzo’nun ve Lucy’nin çok değiştiğini söyler Gogo’ya. Onları hatırladıklarını fakat Pazzo’ya ve Lucy’e bu hatırlayışını belli etmediğini belirtir, çünkü onlar da Didi’yi tanımamışlardı. Fakat yine de Didi emin değildir: “Belki de aynı kişiler değildi”. Böylece yine emin olmadığı geçmişiyle karşımıza çıkıyor Didi. Didi’nin şimdisi yaşanan şeylerin şüphesiyle bulanıklaşır.

Godot’nun bu akşam gelemeyeceğini fakat yarın kesinlikle geleceğini haber verecek bir çocuk gelir yolun diğer ucundan.Çocuk, Godot’nun yarın geleceğini söylemesiyle umut görevini üstlenmiş oluyor. Didi çocuğa bir kaç soru sorar, ama en kayda değer soru mutlu olup olmadığıdır. Çocuk bu soruya “bilmiyorum” der. “Sen de benim gibisin” der Didi. Didi, çocuğa kendilerini gördüğünü Godot’ya iletmesini söyler. Çocuk gider. Artık umutludur Didi çünkü yarın Godot gelecektir. Didi ve Gogo oradan uzaklaşırken ağacın önüne gelirler. Gogo, “Keşke bir ipimiz olsaydı. İntihar ederdik… Yarın hatırlat da ipimi getireyim” der. Anlaşılan o yarına dair bir umut beslemiyor. Birden Didi’nin onun bir gün intihardan kurtardığını hatırlar çok anısını anımsayamamasına rağmen. Ayrılsak mi diye sorar Gogo, Didi’ye. Çünkü aynı yolun yolcusu değillerdir ona göre. Ama emin de olamazlar aynı yolun yolcusu olup olmadıklarına. Hatta ayrılmanın onlar için iyi mi kötü mü olacağına da emin olamazlar. Zaten hiç bir şeyden emin değiller, her şey belirsizdir. Uzaklaşırlar oradan.

İkinci sahne Didi nin bir türlü bitiremediği bir şarkıyla başlar. İki defa teşebbüs eder bitirmeye fakat bitiremez, çünkü yine hafıza sorunuyla karşı karşıyadır: şarkının sonunu hatırlayamaz. Her türlü sonlanamayan eylem, beklemek de dahil, acaba hafızanın mı yüzünden?

Gogo gelir. Geçen gece kaldığı yerde dayak yemiştir muhtemelen. Didi ona ne olduğunu sorar fakat Gogo konuşmak istemez. “Bana bir şey sorma. Bana dokunma, benimle kal..” der. Didi ise onu hiç terk etmediğini söyler. Gogo’nun cevabı ise: “Gitmeme izin verdin.”.
Didi, Gogo’yu mutlu olduğuna ikna eder sonunda. Fakat yine bir sorun vardı: mutlular ama şimdi ne yapacaklar? Tabii ki Godot’yu bekleyecekler.

Beklemek… Ölümlü bir dünyada beklemek: “Herkes çarmıhını sırtında taşır ölene kadar. Ve unuturlar. Bizler tükenmeyiz.”

“İnsan ararken bir şeyler işitir. Bu da düşünmesini engeller, doğruyu bulmasını engeller. Düşünmüş olmak en kötüsü: her yer ceset, iskelet. Doğaya dönmek en iyisi, fakat onu da denedik”. Düşünmemek, vakit geçirmek için türlü oyunlar oynarlar. Küfrederler, spor yaparlar, soru sorarlar birbirlerine …

Gogo:
– Daima bir şeyler buluruz değil mi Didi, bize varolduğumuz izlemini verecek?
Didi:
– Evet, büyücüyüz biz.Ama yapmaya karar verdiğimiz şeyler konusunda azimli davranalım unutmadan.

Gogo:
– Gidelim.
Didi:
– Gidemeyiz.
Gogo:
– Neden?
Didi:
– Godot’yu bekliyoruz.

“Hepimiz deli doğarız, bazılarımız öyle kalır.”

Lucy ve Pazzo tekrar gelir. Lucy durur. Pazzo ona çarpar Lucy bayılır ve düşer. Pazzo da onun üstüne düşer. Pazzo yardım ister. Pazzo, Lucy’nin üstündeyken, uzun bir süre Gogo ve Didi yardım edip etmeme konusunda tartışırlar. En sonunda yardım etmeye karar verirler. Çünkü yardım etme de bir tür vakit geçirme yöntemidir !

Yardım edilen Pazzo onları tanımaz. Çünkü görmüyordur. Görmek tanımadıktır Pazzo için. Ama o kördür artık. Bir sabah uyandığında kör olmuştur. Bazen hala uykuda olduğunu düşünmektedir Pazzo. Didi her ne kadar bir önceki günü anlatsa da Pazzo bilmez hatırlamaz onu. Bir önceki günü olmamıştır Pazzo’nun: körlerin zaman kavramı yok, zaman nesnelerini görmez onlar. Ama Didi bunun aksi üstüne yemin edebilir!

Yerde baygın bir şekilde yatan Lucy’nin de uyandırılması gerekmektedir. Pazzo’nun bir kolundan Didi, diğer kolundan Gogo tutmaktadır. Didi, Gogo’ya Pazzo’yu bırakıp Lucy’i uyandırmasını söyler. Ama Gogo gidemez bir türlü. Niye gitmiyorsun sorusuna verdiği yanıt : “Godot’yu bekliyorum”. İlk defa Gogo niçin gitmediğini anımsıyor. Gogo’yu o an için hafızayla barıştıran şey neydi acaba? Gogo’nun görüyor olması mı?

Körlük Pazzo’nun hafızasını silmiştir. Ne için yola çıktığını da bilmemektedir. Her şeye rağmen unutmadığı tek şey: Lucy’nin efendisi olması.

Lucy kendine geldikten sonra ufaktan yola koyulurlar Pazzo ile birlikte.

Didi:
– Gitme.. Eğer her türlü yardımın imkansız olduğu yerde düşerseniz ne yaparsınız?
Pazzo:
– Kalkmayı başarana kadar bekleriz. Sonra tekrar yola koyuluruz.

Pazzo’nun Godot’su da “ayağa kalkmayı başarmak” oluyor bu durumda.

Didi, Pazzo’dan Lucy’i tekrar konuşturmasını ister. Pazzo Lucy’nin dilsiz olduğunu söyler fakat Didi daha dün konuştuğunu söyler ve ne zaman dilsiz kaldığını sorar. Bunun üzerine Pazzo sinirlenir : “uğursuz zaman hikayelerinizle bana yeteri kadar işkence yapmadınız mı? Günün birinde işte. Yetmez mi?”

Pazzo:
– Günün birinde… Diğer günlerden farksız bir günde.. O dilsiz oldu ben kör. Günün birinde sağır olacağız, günün birinde öleceğiz. Aynı gün aynı an. Bu kadarını bilmek yetmiyor mu? Bir ayağımız çukurda dünyaya getirirler bizi.Güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.

Bu söylemle Pazzo yaşanmışlığı; görmenin, duymanın, konuşmanın olmamasıyla  değersizleştirmiş, sıradanlaştırmış oluyor. Eğer duyular yoksa, zaman da yoktur, artık kayda değer bir şeyler de yoktur.

Lucy ve Pazzo uzaklaşır.

Didi, o sırada uyuklayan Gogo’yu uyandırır.
Gogo:
– Beni neden uyandırıyorsun.
Didi:
– Kendimi yalnız hissediyordum.
Gogo:
– Rüyamda.. Rüyamda mutluymuşum …
Didi:
– Sakın anlatma ! …

Didi merak ediyordur; zaman kavramının olmadığını söyleyen bir kör ne ister ki? Gogo, Didi’ye Pazzo’nun Godot olup olmadığını sorar. Didi, kesinlikle olmadığını söyler. Nasıl bu kadar emin olabilir ki?

Didi:
– Uyuyor muyum ben başkaları acı çekerken? Şu anda uyuyor muyum? Yarın uyanınca, ya da uyandığımı zannedersem bugün hakkında ne diyeceğim? Dostumla Godot’yu beklediğimi mi? Pazzo’nun kölesiyle birlikte geçip gittiğini mi? Ama bütün bunların içinde ne kadar doğruluk payı olacak? Gogo.. O bunların hiç birinin farkında olmayacak. Yediği tekmelerden bahsedecek, ben de ona havuç vereceğim. Bir ayağımız çukurda, zor bir doğum doğrusu. Mezarcı çukurun dibinde forsepsi yerleştirir. İhtiyarlığa vakit var daha önümüzde. Hava çığlıklarımızla dolu. Ama alışkanlıklar duyarsızlaştırıyor insanı. Bana da bir başkası bakarak uyuyor diyor. Kendisinin de uyuduğunun farkına varmadan uyuyor, hiç bir şey bilmiyor. Uyusun bakalım benim için diyor. Böyle devam edemem.. Ne dedim ben ?!

Didi kendisi üzerine düşünürken, böyle devam edemeyeceği fikrine varmışken; çocuk, yani Godot’nun gelmesine dair olan umut yeniden gelir yolun diğer tarafından.

Didi:
– Beni tanıdın mı?
Çocuk:
– Hayır.
Didi:
– Dün gelmemiş miydin?
Çocuk:
– Hayır.
Didi:
– İlk defa mı geliyorsun?
Çocuk:
– Evet.
Didi:
– Bay Godot’dan mesaj mı getirdin?
Çocuk:
– Evet.
Didi:
– Bu akşam gelemeyecek? Yarın akşam gelecek?
Çocuk:
– Evet.
Didi:
– Kimseyle karşılaştın mı? İki adamla..
Çocuk:
– Hayır… Bay Godot’ya ne diyeyim?
Didi:
– Bizi gördüğünü söyle. Bizi gördüğüne eminsin değil mi?
Çocuk:
– Evet efendim.

Gece olur. Gogo, Godot’yu ekme fikrini önerir fakat Didi kabul etmez. “Bizi cezalandırır” der Didi.
Sonra ağaca bakar: “Her şey ölü. Ağaçtan başka.”
İlk sahnede canlılığından şüphelendiğin ağacın artık yaşadığına karar kılmıştır.

Yine yola koyulurlar yarın aynı yere gelmek üzere.
Yine aynı ağacın önünden geçerler.
Yine aynı intihar fikri.
Yine, yeniden gelecek olan fakat sonlanmayan bekleyiş:
tüm eylem fikirlerinin oluşmadığı bir hayat, salt kurgunun egemen olduğu.

olmayanları şehrin

October 23, 2014

orada olmayanları bir şehrin:
ıssız apartmanları
yolcusuz otobüsleri
yerlerini tarifleyecekleri olmayan durakları.
ne zaman bir yolculuğa yeltensem kaptansız vapurlarıyla,
açılmayacak kanatları sanki martıların.